Turan Dursun

Süleyman Ateş’in Mektubu ve Karşılığı

önül ister ki mektuplar bir bir ele alınsın, hepsine yer ve karşılık verilsin. Ne var ki, gönlün istediği her zaman oluyor mu? Derginin sayfalarının sınırları ortada. Bu köşe, daha da sınırlı. Mektuplara yanıt için iki sayfa ayrıldığı halde… Ancak olabildiğince oluyor.

Diyanet İşleri Eski Başkanı, Prof. Dr. Süleyman Ateş’in mektubu

Mektuplar arasında Süleyman Ateş’inki de var. Ateş, hem bu alandaki çalışmalarıyla tanındığı, hem de ve belki de daha önemlisi Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı için ayrı bir önemi, özelliği var. Mektubuna da bu nedenle ayrı bir önem verilmesi gerekir.

Ateş’in mektubu şöyle başlıyor:

“2000’e Doğru Dergisi’nin 11 Mart 1990 sayısının Turan Dursun imzasıyla yayımlanan bir yazısında, ‘Kur’an’da AY’ın bir mucize olarak ikiye bölündüğünün söylendiği, gerçekte böyle bir şeyin olamayacağı, bu ifadeyle Kur’an’ in bilime ters düştüğü’ anlatılıyor. Ömrünü Kur’an’la geçirmiş bir insan olarak bu sathî yorumu düzeltme ihtiyacını duydum.”

Ateş, “Önce şunu kesinlikle belirteyim ki Kur’an’ın kendi orijinal vahyinde bilimle ters düşen hiçbir şey yoktur.” diyor. Buna göre, Bakara Suresinin 259. ayetinde anlatılan “eşeğiyle birlikte ölen bir kişinin bulunduğu yerde YÜZ YIL ölü olarak kaldığı, sonra; önce kendisinin dirildiği; sonra eşeğinin kemiklerinin birleştiği, ardından kemiklerin etle kaplandığı ve sonunda diriliverdiğinin görüldüğü “bilime ters düşmüyor”. Bakara 260. ayette anlatılan “İbrahim”in dört kuşu parçalayıp her bir parçayı bir dağın üzerine koyduğu, sonra bu kuşları çağırdığı, kuşların dirilip İbrahim’in çağrısına uyarak uçup yanına geldiği” de bilime “ters düşmüyor”. Âl-i İmran Suresinin 49. ve Maide Suresinin 110. ayetlerinde anlatılan “İsa’nın ‘kuş heykeli’ yaptığı, bu heykele üfürdüğü, çamurdan kuşun, canlanıp kuş olduğu, İsa’nın ölüyü dirilttiği” de bilime “ters düşmüyor”. Kur’an’da anlatılan, Sümer söylencelerinden Tevrat’a, oradan da Kur’an’a geçtiği, artık “îlahiyatçılar”ca bile kabul edilen “Nuh Tufanı” ve Ankebût Suresinin 14. ayetinde anlatılan “Nuh’un, toplumu içinde 950 yıl kaldığı”, bilime “ters düşmüyor”…

Süleyman Ateş, sonra, Kur’an’ın “ilmiliği”ne, kendi deyişiyle bir Hıristiyan bilim adamının Kur’an’a hayranlığı”nı tanık gösteriyor ve sonra konuya giriyor.

Süleyman Ateş’e göre Kur’an’da, “AY’ın (ikiye) bölündüğü” anlatılmıyor. Ateş, “Kur’an böyle bir şey söylememiştir, ama çürük rivayetleri gerçek sanan yorumcular, Kur’an’ı rivayetlere göre yorumlayıp hataya düşmüşlerdir.” diyor.

Demek ki, Süleyman Ateş’e göre: Kamer Suresinin ilk ayetlerinde anlatılan “AY’ın bölünmesi”ne ilişkin “rivayetler”, yani “hadisler”, tümüyle “ÇÜRÜK”tür.

“Bu rivayetler çürüktür.” diyebilecek bir “hadisçi” gösterilebilir mi?

Süleyman Ateş, lütfen bir “hadisçi” bulsun. Evet, arasın, tarasın yalnızca bir “hadisçi” bulsun ve o hadisçi, konumuza yani “AY’ın ikiye bölünmesi”ne ilişkin “hadisler”in “rivayetler”ine “çürük” desin. Ateş, bunu diyen, kitabında böyle bir sava yer veren bir hadis uzmanı bulsun yeter. İşte meydan, Süleyman Ateş bunu başarırsa, konumuzdaki tartışmayı kazanmış sayılacaktır.

Konuya ilişkin “hadis”lerin yer aldığı kaynaklar, Buhari’nin, Müslim’in “e’s-Sahih”leri gibi sağlamlıkları İslam dünyasında benimsenen hadis kitaplarıdır. Bunlardaki hadisler de “çürük” değil; “sağlam” olarak kabul edilir. Ayrıca, konuya ilişkin hadislerin sağlamlık derecesinin “şöhret” basamağında olduğu da hadis uzmanlarınca belirtilegelmiştir. Dahası, kimilerince bu hadislerin, “mutevatır” olduğu yani sağlamlığın en yüksek basamağında bulunduğu savunulmuştur.

İslam’ın ateşli savunucularından ve zorlamalı yorumlarıyla Kur’an’ı bilim dünyasındaki gelişmeler karşısında savunmaya çabalayan Süleyman Nedvi ve onun kitabını dilimize çeviren ve yine zorlamalı yorumlarıyla tanınan Ömer Rıza Doğrul bile, bu konuda Süleyman Ateş’in yaptığını yapmıyor. Nedvi’nin kitabında (Doğrul’un çevirisinde) şunları okuyoruz:

“Kıyamet alametlerinden biri, KAMER’in (AY’ın) ikiye bölünmesidir. Bu alamet Resul-u Ekrem tarafından gösterilmiştir. Kur’an diyor ki: ‘Kıyamet yaklaştı, KAMER bölündü; fakat onlar bir ayet (mucize) gördükçe yüz çevirirler ve bu ânzî bir sihirdir (büyü) derler.’ Akliyyundan olan bazı Müslümanlar, şakk-ı kamer (Ay’ın bölünmesi) mucizesinin peygamberimiz zamanında vuku bulmadığını, belki bunun Kıyamet alametlerinden biri olduğunu söylerler. Bunu kabul için ‘Kıyamet yaklaştı ve Kamer (Ay) bölündü’ nazm-ı celilindeki mazî fiillerin (geçmiş zaman kiplerinin), müstakbeli (geleceği) ifade ettiğini kabul etmek icap eder ki bu doğru değildir. (…) Şakk-ı kamer (AY’ın bölünmesi) hadisesi, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Hanbel, Tayalisi, Hâkim, Beyhakî, Ebu Naim tarafından en sarih (açık) surette kaydolunmaktadır. Bu hadisenin ravileri ‘ashab’dan Abdullah İbn Mes’ud, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Enes İbn Mâlik, Cübeyr İbn Mut’im, Ali İbn Ebi Tâlib, Huzeyfe Îbnü’l-Yemân ile sair zevattır…” (Süleyman Nedvî, Asr-ı Saadet, çev. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul, 1928, 2/1605-1606.)

“Ay’ın Muhammed zamanında bölündüğünü” anlatan Peygamberin arkadaşlarının, Kamer Süresindeki ayetleri açıklamaya yönelik söylediklerini yalanlayabilirsiniz. “Bunlar, yalan söylüyorlar, böyle birşey olmamıştır.” diyebilirsiniz. Böyle diyenler de olmuştur. Kaynaklarda belirtildiğine göre Nazzam da (ölm. 845.) bunlar arasındadır. İbn Kuteybe (828-889) Nazzam’ın, “Ayın Muhammed döneminde mucize olarak bölündüğünü gördüğünü” söyleyenlerden Abdullah İbn Mes’ud’u yalanlamasına değiniyor ve şunları yazıyor. (Arapçasından aynen çeviriyorum):

“Nazzam, İbn Mes’ud’a yalancılık suçunu yüklüyor. Buysa, gerçekte İbn Mes’ud’u yalanlama değil; Peygamberlik simgesini küçültmektir; doğrudan Kur’an-ı Azîm’i yalanlamaktır. Çünkü Tanrı: ‘Kıyamet yaklaştı, Ay (ikiye) bölündü.’ diyor. Eğer Ay o zaman ikiye bölünmeyip de Tanrı’nın bunu söylerken amacı ‘Ay gelecekte bölünecek’ demekse, ardından ‘Onlar (inanmazlar) bir mucize gördüklerinde, yüz çevirirler ve bu, bir büyüdür derler…’ demesinin anlamı ne olur? Bu söz, bir topluluğun, Ay’ı bölünmüş olarak gördüklerinin bir kanıtı değil midir?” (İbn Kuteybe, Te’vilu muhtelifi’l-Hadis, Mısır, 1326, s. 30-31.)

Süleyman Ateş’in yorumu

Süleyman ateş, “İşin gerçeği şudur.” deyip şunları yazıyor:

“Kamer Suresinin birinci ve ikinci ayetlerinde kıyametin çok yaklaşmış olduğunu belirtmek üzere: ‘Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı. (İnsanlar böyle) bir mucize görecek olsalar dahi yine yüz çevirirler. Ve süregelen bir büyüdür derler.’ buyrulmaktadır. Bu ifade, âyetlerin indiği zaman AY’ın yarılmış olduğunu değil; Kıyamet arifesinde düzenin bozulup Ay’ın yarılacağım anlatır. İleride olacak işlerin kesinliğini belirtmek için, olayın geçmiş zaman kipiyle anlatılması Arapça’da olduğu gibi Türkçe’de de vardır. Meselâ fakültenin son sınıfına gelmiş bir öğrenciye: ‘Sen artık fakülteyi bitirdin!’ denir. Bu tabir, öğrencinin fakülteyi bitireceğinin kesinliğini anlatır.”

Ateş’in dediği gibi, geleceği kesin olan bir olaydan, “geçmiş zaman kipi”yle söz edilmesi vardır. Ama yerine ve söz dizimine göre olur bu. Her yerde ve her söz için bu olmaz. Kamer Suresinin sözü edilen ayetlerinde de bu olamaz. Olamayacağı için de “müfessir”ler Ateş’in ileri sürdüğü anlamı verme yoluna gitmemişler, gidememişlerdir. Arapça’daki “hakikat”i, “mecaz”ı, Arapça’nın her türlü özelliğini çok iyi bildikleri için…

Ateş’in dediği anlam verilecek olsa, Kamer Suresinin “Kıyamet yaklaştı ve Ay bölündü.” diyen birinci ayetinin anlamı şu olacaktır:

“Kıyamet yaklaşacak ve Ay bölünecek”. “Kıyamet yaklaşacak” demenin saçmalığı ortada. Bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Öyleyse “Kıyamet yaklaştı” anlamında kullanıldığını kabul etmek gerekir. “Ve Ay bölündü.”, anlamındaki sözle “ve Ay bölünecek.” demek istendiğini düşünelim. O zaman ayete şu anlamı vermek gerekecek:

“Kıyamet yaklaştı ve Ay bölünecek.”

İşte bu olamaz. Bunun olamayacağının gerekçesi “tefsir”lerde şöyle açıklanır:

“Geçmiş zaman kipine, gelecek zaman anlamı yüklemek çok uzak bir olasılığa zorlanmaktır.” (Bkz. Hâzin, 4/226; F. Râzî, 29/28.)

Fahruddin Râzî şöyle diyor:

– “Müfessirler tümüyle derler ki, ‘Anlatılmak istenen şudur: Ay, bölünmüştür. Ve bu (ikiye)bölünme geçmiş zamanda (Peygamber döneminde) olup gerçekleşmiştir.’ Hadisler de, bölünme olayını kanıtlamıştır. Buhari’nin e’s-Sahih’inde de sahabeden bir topluluğun aktardığı ‘meşhur bir hadis’ yer alır”. (Bkz. Râzî, aynı yer.)

Tefsirlerde, ‘Ay bölündü’ anlamındaki söze, ‘Ay (ileride) bölünecek’ diye anlam vermenin “bâtıl” olduğu belirtilir. (Örneğin bkz. Hâzin, aynı yer.)

Süleyman Ateş, “geçmiş zaman kipi”yle “gelecek zaman”da olacakların anlatıldığına Kur’an’dan örnekler vermeye çalışıyor, ama o verdiği örneklerin söz dizimleri gelecek zaman anlamı vermeye elverişlidir. Kamer Suresinin konumuza ilişkin ayetlerindeki sözdizimiyle gelecek zaman anlamı vermeye hiçbir biçimde elverişli değildir.

Süleyman Ateş, ikinci ayetin başındaki sözlere de olduğundan başka anlam veriyor.

Süleyman Ateş’in kaynakları

Kısacası: Süleyman Ateş’e göre, “Kur’an’da, Ay’ın (ikiye) bölündüğüne” ilişkin bir anlatım yok. Kur’an’da böyle bir şey anlatılmıyor. Dahası, Kur’an’da “böyle bir şeyin olmadığı” anlatılıyor. Ateş bunu ileri sürerken: “Esasen büyük müfessirler, olayı böyle açıklarlar” diyor. Ateş’in anlatmasına göre, İslam dünyasında “büyük ve muteber müfessirler” olarak bilinegelmiş olanların hiçbiri “büyük müfessir” değil. Ateş iki kaynak veriyor Mehasinü’t- Te’vil. Ve E’t- Tefsiru’l-Hadis. İkincisinin de konuya ilişkin yerini yanlış yazmış. “2/61-62” demiş. Doğrusu: “1/61-62”. Bu iki kaynağın yazarlarını da belirtmemiş. Biz belirtelim: Birincisinin yazarı: Muhammed Cemaluddin el Kâsımî. İkincisinin yazarıysa: “Büyük müfessir” olması şöyle dursun, İslam dünyasında, ilgili olanlarca bile pek tanınmayan: Muhammed İzzet Derûze. Şunu da belirtelim: Süleyman Ateş, bu kişinin, İslam dünyasında konunun uzmanlarınca ciddiye alınmayan zorlamalı yorumlarını, kendisinin özgün görüşleri, yorumlan imiş gibi yazıyor. Birinci kaynaksa (Kâsımî), kendisini doğrulamıyor. Yalnızca, “Ay”ın Muhammed döneminde bölündüğünü” kabul etmeyenlerin, “kâfir, dinsiz” sayılamayacaklarını anlatıyor.

Süleyman Ateş’e bir çağrı

Süleyman Ateş’i yüz yüze tartışmaya çağırıyorum: Kendisinin seçeceği yerde, konunun uzmanları önünde, kaynakları ortaya koyarak tartışalım. “Ömrünü Kur’an’la geçirmiş” olduğunu söyleyen ve Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör kabul ederse buyursun “minder”e.

Önümüzdeki hafta öteki mektuplara geçilecek. Birkaç mektup ve karşılığına yer verilecek.

Turan Dursun, Din Bu 1, Sayfa 263-268

Kaynak:http://www.turandursun.com/index.php/turan-dursun/turan-dursun-makaleleri/1176-suleyman-atesin-mektubu-ve-karsiligi

Single Post Navigation

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: