Turan Dursun

İslamın İbadet Kaynağı: Güneş Kültü 1-9

Raporun adı: Güneş Kültü

Yazıp gönderen: Tahsin Mayatepek, Meksiko Maslahatgüzarı

Raporun Alıcısı: Mustafa Kemal Atatürk

Tarih: 12 K.evvel 1937

Sayısı: 14. Rapor

Sayfa sayısı: 40

Bu raporla yıllar önce tanıştım. Şimdi ilk yayına sunan ve değerlendiren kişi olmanın coşkusunu taşıyorum.

Ya Ötekiler?

Birinci rapor, ikinci rapor, üçüncü rapor nerede? Nerede dördüncüsü, beşincisi ve altıncısı? Ve nerede yedincisi, sekizincisi, dokuzuncusu? Daha da var: Onuncusu, on birincisi, on ikincisi, on üçüncüsü. Belki de on dördüncüden sonrası da vardı. Ama on dördüncüye kadar bulunduğu kesin. Yoksa bu rapor için “14.Rapor” denir miydi? Peki nerede öbürleri? “14.Rapor” Cumhurbaşkanlığı arşivinde. Her nasılsa kalabilmiş. Öbürlerinin de burada bulunması doğaldı. Dahası gerekliydi. Ama ne bu doğallık ne de bu gereklilik o raporların bu arşivde bulunmasına yetmiştir. Hiç değilse sorulması da doğal değil mi? Nerede Mayatepek’in Atatürk’e gönderdiği kesin olan öteki raporlar? Eğer Atatürk’ün arşivine önem verilmişse, eğer bu arşivdeki belgeleri kimi eller çekip almamışsa, bunlar kimilerinin keyfine ya da çıkarına uygun biçimde yok edilmemişse, yağmalanmamışsa, alınıp satılmamışsa… Nerede bu raporlar? Evet, neredeler? Yok, yok, yok. Var diyen varsa, beri gelsin, açıklasın, anlatsın. Ve aydınlatsın araştırmacıları.

“Araştırmacılar”… Bunlar, asıl yetkilileri, tepede bulunanları ilgilendiriyor mu dersiniz? Araştırmacılar, hele sıradan olanlar ya da sıradan görülenler, ilgililerin ölçülerine uyabilecekleri kesin olmayanlar o kapıları açabilirler mi? Örneğin, Atatürk’e ait elyazmaları arşivinde bulunan, Ruşeni’nin son derece önemli kitabı, Atatürk’ün de övgülerini taşıyan “Din Yok Milliyet Var” adlı kitaba ulaşmak kolay mı? Dahası, mümkün mü? Bunun için çok sıkı biçimde “dinli ve imanlı” olmak gerek. Hem de ilgililerin, yetkililerin ölçüleri içinde dinli imanlı olmak… Başka türlü o kapılar açılmaz. Araştırmacıya yol yok. Ya bulduğuyla fikirleri ve de inançları bulandırırsa? “Yağma yok” öyle…

Peki yağma yok da ve olmamışsa söz konusu arşivdeki belgeler niye tamam değil? Bulunması gereken belgeler bulunmuyorsa, yağma; yalnızca belirli kesim için mübah görülmüş olmuyor mu? O belgelerin yok edilmesinde bu kesimin payının olduğu düşünülemez mi?

Şimdi bir düşünün: “Dinli imanlı görünen ya da öyle olan bir kimse, bu niteliğine ve ilgililerin yasa üstü ölçütlerine uyma noktasındaki güvenilirliğine bağlı olarak güven sağlayıp, söz konusu arşive dalıyor. Dilediğini alma, sözüm ona inceleme rahatlığına sahip. Ve karşısına Tahsin Mayatepek’in Atatürk’e gönderdiği raporlar türünden belgeler çıkıyor.”Amanınnnnn! Bunlar hep imansızca şeyler! Yok edilmeli bunlar!” diye düşünmez mi?

Belgelerin yok olmasında “din, iman” mı, yoksa “çıkarlar” mı, yoksa her ikisi mi rol oynamıştır? Hiçbirinin günahı yoksa, bir kez daha sormalı: Nerede bu belgeler? Niye olmaları gereken yerlerinde değiller?

Raporun İçeriği: İslam’daki İbadetler “Güneş Tapımı” Kaynaklı

Orta Asya’daki ecdadımız gibi Güneş Kültüne salik (bağlı) olan Meksika yerlilerinin Güneşe tazim (saygı gösterme, ululaştırma) ayinlerini ne suretle yapmakta oldukları ve Ezan, Abdest ve secde gibi Müslümanlığa ait oldukları zan olunan hususatın Müslümanlığa güneş dininden girdiği ve İslam dininde vazıh (belli) bir manası olmayan secdenin Güneş Kültünde çok derin bir manası olduğuna ve saireye dair mühim malumat ve izahatı havi rapor:

En başta böyle sunuluyor rapor.

“Güneş Kültü” deniyor.

“Kült” nedir?

Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek şöyle tanımlıyor:

“Yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı, onlara tapınış.”

Kısaca “tapım” denebilir.

Öyleyse “güneş kültü”, “güneş tapımı” demektir.

Rapor, İslam’ın öz ibadetleri olduğu sanılan ibadetlerin, gerçekte hangi kaynaktan geldiğini örnekleri ve kanıtlarıyla sergiliyor. Bir bir!

İlk kez yayımlanacak olan bu raporu, eksiksiz, olduğu gibi yayımlamadan önce bir-iki nokta üzerinde duralım:

Bu ve benzeri raporlara o dönemlerde neden gerek duyuluyordu?

Atatürk neden istiyordu? Bu raporun kapsadığı alanda aydınlara, araştırmacılara neden görevler yüklemişti? Ve aydınlar, araştırmacılar, bu alanı neden bu denli iş edinmişler ve çabalara girişmişlerdi?

Noktalardan biri de bu.

Raporda ileri sürülenler alanında Kur’an’da neler var? İslam ve İslam araştırmacıları ne diyor? Başka dinlerin ve efsanelerin kutsal yapıtları ne diyor?

Noktalardan biri de bu.

Bu noktalar üzerinde önce özet olarak durulacak. Rapor tümüyle sunulduktan sonra da yer yer açıklamalar ve ayrıntılarla kimi kesimlere daha çok açıklık getirmeye çalışılacaktır.

Birinci nokta: Raporun yöneldiği amaç

Bu amacı, Atatürk’e rapor, daha doğrusu raporlar yazıp gönderen Tahsin Mayatepek’in, raporda çok açık biçimde yansıyan coşkusunu anlayabilmek için, genç cumhuriyetin yöneldiği amacı, temel taşlarını, hangi dünyaya, uygarlığa yönelik olduğunu anımsamak gerekir. Ve iki yolu birbirinden ayırdıktan sonra hangi yolu seçmek gerektiğinin bilincinde olmak.

İki Yol:

– Bilim yolu.
– Bilim dışı yol.

Birincisinde gözlem var, deney var, değerlendirme var, nesnel gerçekler var, sorunları gerçeklerin yasalarına göre açıklama, çözümleme var, bir sağlam sonuçtan, bilinmeyenden bir başka sağlam sonuca ulaşma var, bilinmeyenleri bilinen durumuna getirme var, dinamiklik var, değişmeler ve gelişmeler var, sürekli ilerlemeler var, kapısı hep ileriye doğru açık uygarlık var, insan var, insanların toplumlar yararına girişilmiş buluşları var, insanca düşünülüp konulan ve her zaman değiştirilebilen yasalar ve yöntemler var, açıklık var. Kısa söylenecekse,”din ve iman”la,”çıkara dayalı saptırma amaçlı yorumlar”la ırzına geçilmediği zaman güvenilirliği olan akıl var, bilim var.

İkincisindeyse, binlerce yıllık ilkellikler var, “din” var, inançlar var, düş var, büyü var ve olayları bunlara, bunlar kullanılarak oluşturulan kalıplara göre çözümleme, daha doğrusu çözümleyememe var, içinden çıkılmaz kurallar, karanlıklar var, karanlık kaynaklı yasalar var, Mahmut Esat Bozkurt’un Türk Medeni Kanunu’nun gerekçesinde belirttiği gibi durağanlık var, donukluk var, değişmezlik var, gerilik var, karanlığa teslim olma var. Kısacası, insanı kendi dışındaki korku, umut ve türlü hastalıklar ürünü uydurma bir güce ya da güçlere bağlama var, görünmezler adına tutuklama, hapsetme, çürütme, insanı mallaştırma, toplumları sürüleştirme, uyutma, uyuşturma ya da gözlerini döndürüp özgürlüklere, özgür düşünceye, özgür insana, çağdaş uygarlık yolunun yolcularına, akla, bilime saldırtma var.

Bu yollardan hangisi seçilmeli?

Cumhuriyet’in kurucusu ulu önder, toplumu için bu yollardan hangisinin seçilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Cumhuriyet’in kuruluşundan çok önceleri de seçimini yapmıştı. Birinci yolu seçmişti ve güçlü kişiliğiyle seçtirmişti.

Ulu önderin birinci yolu seçtiğine o denli kanıtlar var ki, saymakla bitmez.

Birinci yolu seçtiği için ilkelerini, devrimlerini art arda sıralayıp gerçekleştirmişti. “En gerçek yol gösterici bilimdir.” ünlü sözünü söylemiş olması bundandı. Ve devlet yönetimini, bu yönetimdeki politikasını, ‘gökten indiği sanılan kitaplara’ dayandırmadığını, bu kitaplardan ‘esin'(ilham) almadığını, yaşamın gerçeklerinden güç ve esin aldığını özenle belirtmiş olması da bu nedenleydi.

Ulu önder, dinle akıl ve bilimi bağdaştırma, bu yolla bir sentez (Türk İslam sentezi)yapma yoluna da gitmemişti. Bunun bir çıkmaz olduğunu biliyordu çünkü. Biliyordu ki, eğer ırzına geçilmemişse, akıl ve bilimle hiçbir din bağdaşmaz. Bu,açık ve net olarak ortaya konmalıydı.Atatürk bunu yaptı.

İşte bu ulu önder, ümmetlikten, reaya(sürüler) olmaktan çıkarıp, önüne çağdaş uygarlık yolunu açtığı,”ulus” olma bilincini vererek, sağlıklı kişilik ve kimlik kazandırdığı toplumun aydınlarına görevler yüklemişti:”Araştırmalar yapılsın, akla, bilime dayalı olarak toplum aydınlatılsın.”Yeteneği olanları bu yöne yöneltmişti. Rapordan çok iyi anlaşılıyor ki, Tahsin Mayatepek de, bu yolda Atatürk’ün güvenini kazananlardan ve bu yönde görev yüklenmiş olanlardandı.

Rapor açıklıkla ortaya koyuyor ki, İslam’ın benim dedikleri bile kendisinin değildir, çok eskilere giden efsanelerdir. Toplumların, bu arada Türk toplumunun çok eskiden yarattığı ve çağdaş ilkellerin yaşamlarında da tanık olunan, inanıldığı bilinen efsaneler… İşte bunlardır yüzyıllar boyu “Tanrı’dan gelme vahiylerin eseri” diye yutturulanlar. Ve kullanılarak kitleler, Türk toplumu üzerinde (Arap ağırlıklı) baskı aracı yapılanlar.

İkinci nokta

Raporda ileri sürülenlerin gerçeği yansıttığına, Kur’an’dan, ilkellerin kutsal yapıtlarından, Müslüman, Doğu ve Batı araştırmacıların araştırma ürünlerinden, açıklamalarından da ipuçları ve kanıtlar bulunabilir. Hem de bolca…

İşte Kur’an ayetleri:

Kur’an “Güneş Tapımı”nın da İçinde Bulunduğu “Yıldız Tapımı”nı Resmen Tanıyor

Kur’an’da “Sabiiler”den söz edilir. Bunlar kitap ehli arasında yer alır.

Bakara Suresi’nin 62, Maide Suresi’nin 69 ve Hac Suresi’nin 17. ayetlerinde…

İşte Bakara suresi’nin 62.ayeti:

“Şüphesiz, inananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp, yararlı iş yapanların ecirleri rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.”

Bu ayette, birinci sıra iman edenlere, yani Muhammed dinine inananlara (Müslümanlara) veriliyor. İkinci sıra Yahudilerin, üçüncüsü Hıristiyanların, dördüncüsüyse Sabiilerin. Oysa gerçekten birinci sıranın, Sabiilerin olması gerekir. Çünkü Sabiilik, sayılan dinlerin tümünden önce gelen, hepsinden eski bir dindir. Her neyse…

Ayette açıkça görüldüğü gibi, Müslümanlık, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Sabiilik inanırları sıralanıyor ve bunların,”Tanrı’ya ve ahiret gününe inanmaları” durumunda “Rablerinin katında ecr, yani sevap alacakları ve korkudan, üzüntüden kurtulacakları”,kısacası cennete girecekleri bildiriliyor. Müslümanlar, Tanrıya ve ahiret gününe inanırlar. Ötekiler de… O zaman bütün bu sayıları din inanırlarının Rablerinden karşılık olarak kurtuluşa erecekleri, yani cennete girecekleri bildirilmiş oluyor. Bu İslam Peygamberi’nin ve arkadaşlarının “mümaşat” yaptıkları, yani öteki dinlerin inanırlarıyla barış içinde birlikte yürüme politikası güttükleri, geçinmeye çabaladıkları döneme rastlayan ayetlerdendir. Müslümanlar, kimi mevziler elde etmek için zaman zaman böyle politika izlemişler ya da izler görünmüşlerdir. Fırsat bulup güçlenince de karşılarındaki dinler inanırlarını, kitap ehli filan demeden vurmuşlardır. Aslında dinler bunu hep yapmışlardır birbirlerine.

Konumuz nedeniyle bizi burada ilgilendiren, ayette, kitap ehli arasında yer verildiği görülen Sabiilerdir.

Kimdir bunlar?

Müslüman Kur’an yorumcularına, din ve tarih araştırmacılarına göre:

– Yıldızlara (güneş, ay da yıldız sayılmıştır) tapanlar.
– Meleklere tapanlar.
– Nuh Peygamber’in dininde olanlar.
– Yahudilerle Hıristiyanlar arasında kalan bir dine inananlar.
– Yahudilerle Mecusiler (Zerdüştçüler) arasında kalan bir dine inananlar.
– Hıristiyanlarla Mecusiler arasında kalan bir dine inananlar.
– Bir dinden öbürüne geçen, din değiştirenler.
– Bir kesim Yahudiler.
– Bir kesim Hıristiyanlar.
– Dinsizler.

Yukarıdaki ayette, Sabiiler, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan ayrı yer aldığına göre, bunlara bir kesim Yahudiler veya bir kesim Hıristiyanlar demek Kur’an açısından mümkün değildir. Dinsizler demek de. Çünkü bunlar, belirli dinlerin arasında, bir din inanırları olarak yer alıyor. Bunlar için din değiştirenler demek de, ayetteki anlatıma uymaz. Çünkü ayette, din değiştirenlerden söz edilmiyor. Ayette anlatılana uyması için Sabiiler, öyle bir dine inanmalılar ki, o din, Yahudilikten, Hıristiyanlıktan ve Hac Suresi’ndeki ayette yer verilen Mecusilikten ve dahası Arap putataparlığından daha başka başlıbaşına bir din olsun. Bu din, kimilerinin ileri sürdüğü gibi, Nuh Peygamber’in dini olabilir mi? İsfehanlı Rağıp, el-Müfredat’ında, bu görüşü benimsediğini belirtiyor. Ama inandıkları neydi, neye tapınıyorlardı? Kimilerinin ileri sürdüğüne göre, meleklere tapıyorlardı. Genellikle benimsenen görüşe göreyse, yıldızlara tapıyorlardı. Bu yıldızların içinde ve başında da, bir zamanlar birer yıldız sayılan güneş ve ay bulunuyordu. Fahruddin Razi gibi ünlü Kur’an yorumcuları da bu görüşü benimserler. İbn Hazm, Şehrestani, Fadullah el Ümeri gibi Müslüman dinler tarihi yazar ve araştırmacılarının benimseyerek belirttikleri görüş de budur ve ayrıca, Sabiilik dininin, dinlerin en eskisi olduğu yolundadır. Yine bu yazarların yapıtlarında belirtilir ki, Sabiilik inanırlarından Kurre Oğlu Sabit ve oğlu Sinan gibi çok ünlü düşünürler yetişmiş, bunlar, çeşitli dallarda verdikleri yapıtları yanında, Sabiilik dinine, inançlarına, ibadetlerine ilişkin kitaplar yazmışlardır. Sabiilikten çok şey almış bulunan Yahudilik dininin ikinci ve yeni baştan kurucusu sayılan filozof ve din adamı Musa İbn Meymun da, Sabiilikte yalnızca yıldızların Tanrı sayıldığını, en başta, güneşe, sonra aya inanıldığını, güneşi simgelesin diye onun için altından put yapıldığını, ay simgesi olarak yapılan putun da, gümüşten olduğunu yazar, Sabiilikteki güneş peygamberinden, ay peygamberlerinden ve bunların kitaplarından söz eder. İbn Meymun, kendi zamanında Sabiilik dinine inanan toplumları anlatırken, en başta “kâfir Türkler’e” yer veriyor, yani Sabiilik dininden oldukları için Türk toplumunu “kâfir” diye niteliyor. Aynı kaynaklarda, Sabiilik dininin en yoğun olarak Kaldeliler’de (Kıldaniler) bulunduğu, dünyanın öteki toplumlarına daha çok bunlardan yayıldığı da belirtiliyor.

Sonuç:

Sabiilik, Kur’an’da resmen bir din olarak tanınıyor.(Birçok alıntısı bu dindendir.)

Kur’an’da, Sabiiler, “kitaplılar” arasında sayılıyor.

Kur’an’da Sabiiler, kitap ehli arasında sayıldığı içindir ki, birçokları gibi ünlü İslam fıkıhçısı ve Hanefi mezhebinin başı Ebu Hanife, Sabiilerin kitap ehli arasında sayılması gerektiğini belirtmiş, onların kadınlarıyla evlenilebileceğine ve kestiklerinin yenilebileceğine fetva vermiştir. Hanefi fıkıh kitaplarında da, bu yönde fetva verilmiştir. Ne var ki, eğer bir kitaba inanıyorlar, bir peygamberi kabul ediyorlar e yıldızlara tapınmıyorlarsa…” diye de bir kayıt konulduğu görülür. Ama bu kaydın, sonradan eklendiği, bir takım polemikler nedeniyle bunu ekleme gereğinin duyulduğu anlaşılıyor. Çünkü,Sabiilik dininden olanlar, ayetlere dayalı olarak kitap ehli sayıldıktan sonra böyle bir koşulun artık anlamı olamaz.

Sabiilikte, yıldızlara, en başta da güneşe, aya tapınma vardır.

Ve çok açık biçimde belli oluyor ki, Sabiilikte, Tahsin Mayatepek’in raporunun içeriğini oluşturan güneş kültü, yani güneş tapımı ağırlıklıdır.

Sabiilikteki inanç bilindiği gibi, bu dindeki ibadet biçimleri de bilinir.

Nedir Sabiilikteki ibadetler?

Bu sorunun kitaplardaki karşılığına bakıldığı zaman, İslam’daki birçok ibadetin tümüne yakın bölümünün (bir anlamda tümünün), İslam’a -doğrudan ya da dolaylı yollardan- Sabiilikten geçtiği ve dolayısıyla, Mayatepek’in anlattıklarının, gözlemlerinin, değerlendirmelerinin doğru olduğu açık seçik görülür.

Karşılaştıralım:

– Müslümanlıkta namaz abdestiyle, boy abdestiyle taharet var.
– Sabiilikte de bu var.
– Müslümanlıkta vakitleriyle namaz var. Beş vakit.
– Sabiilikte de bu var. Aynı saatlerde, üçü farz altı vakit.
– Müslümanlıktaki namazlar, cenaze namazının dışında, rükûlu, secdelidir, rekâtlar vardır.
– Sabiilikteki namazlar da böyledir.
– Müslümanlıktaki namazlardan cenaze namazı, dua sayıldığı için rükûsuz ve secdesizdir.
– Sabiilikte de cenaze namazı böyledir.
– Müslümanlıkta oruç vardır.
– Sabiilikte de vardır.
– Müslümanlıkta farz oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29,kimi zaman 30 gün çeker.
– Sabiilikte de böyledir.
– Müslümanlıkta farz oruçlarının yanında, isteğe bağlı ve nafile adı verilen oruçlar vardır.
– Sabiilikte de böyledir.
– Müslümanlıkta “fıtr bayramı” adı verilen “ramazan bayramı” vardır.
– Sabiilikte de bu ad ve nitelikte bayram vardır.
– Müslümanlıkta kurban vardır.
– Sabiilikte de vardır.
– Müslümanlıkta hac vardır.
– Sabiilikte de vardır.
– Müslümanlıkta Kâbe, Tanrının evidir ve kutsaldır.
– Sabiilikte de böyledir.
– Müslümanlıkta ibadet için tapınaklar vardır.
– Sabiilikte de…
– Müslümanlıkta kutsal kitap vardır.
– Sabiilikte de…
– Müslümanlıkta peygamber, peygamberler vardır.
– Sabiilikte de…

Ve böyle gider. Bütün bunların kanıtlarını ileride ve raporun sonundaki belgelerde bulacaksınız.

İslam da, Tıpkı Güneş ve Ay Kültlerinde(Sabiilikte) Olduğu Gibi Güneşe, Aya Ayarlı

Dikkat edilmeli: Güneş bir yere geldiğinde bir namaz, bir başka yere geldiğinde bir başka namaz, doğması yaklaştığında bir namaz, battığında bir başka namaz kılınır. Oruç da, güneş ışınları yokken (tanyeri ağarmadan önce) tutulur, güneş batınca bozulur. Yine oruç, hadisteki buyruğa göre,”Ay görülünce(ramazanın başında) başlar, ay görülünce (izleyen ayın başında) bitirilir (bayram edilir).”. Ay 29 çekerse ramazan orucu 29, ay 30 çekerse ramazan orucu 30 gün olarak tutulur.

Güneş ve ay kültlerinde (Sabiilikte) de bu ibadetler böyledir, güneşe ve aya göre düzenlenmiştir. Bu da, İslam’daki ibadetlerin nereden kaynaklandığını çok açık biçimde ortaya koyan kanıtlardandır.

Şu ayete bakın:

“Güneşin Kaymaya-Kıpırdamaya Başlaması Zamanı ve Nedeniyle Namaza Başla”

Bu ayette Diyanet’in resmi çevirisinde, biraz eksik, biraz da yanlış olarak şu anlam verilir:

“Güneşin batıya yönelmesinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Sabah vakti de namaz kıl. Zira sabah namazı, görülmesi gerekli bir namazdır.”(İsra Suresi, ayet 78)

Bu ayetin başına, daha doğru olarak şu anlamı vermek gerekir:

“Güneşin kayma-kıpırdama zamanında ve bu nedenle namaz kıl ve gecenin karanlığına değin (vakit vakit) sürdür…”

Ayette, bir “dülukü’ş-şems” deyimi geçiyor. Bunun anlamı, “güneşin kıpırdaması (delk’ten) ve kayması”dır. Bu deyimin başında da bir “li” yer alıyor. Bu “lam” ile; “vakit” ve “neden” bildirilir. Dolayısıyla, bu lam için Kur’an yorumcuları ve dilbilimcileri “sebep lamı”,”vakit lamı” derler. Yani bu “lam” ile “vakit” ve “neden” bildirilir. Dolayısıyla, bu “lam”dan, namazların, hangi zaman ve hangi nedenle kılınacağı bildiriliyor. Fıkıhta da bu hüküm çıkarılır. F.Razi, bu ayet nedeniyle, “Üçüncü Mes’ele” anlamındaki başlık altında şu bilgiyi veriyor;

“Vahidi şöyle diyor: Li düluki’ş-şemsi’deki lam, ecl ve sebep (neden) lamıdır. Bu böyledir çünkü, namaz güneşin kaymasıyla vacib (farz) olur. Öyleyse namaz kılana, namazı yerine getirmesi, güneşin kaymaya başlaması nedeniyle gerekli (farz) olmuştur.”(F.Razi,E’t-Tefsirü’l-Kebir,21/26)

Her şey çok açık değil mi?

Demek ki temel İslam kaynakları da, namazın güneşin kıpırdamasına-kaymaya başlamasına bağlı olarak insanlara buyrulduğunu kabul ediyor. Güneş Kültü’nün, yani Güneş Tapımı’nın bunda rol oynamadığı söylenebilir mi?

Orucun farz olduğunu ve nasıl yerine getirilmesi gerektiğini bildiren ayetler, Bakara Suresi’nin 182’den 187’ye değin olan ayetleri de, oruç ibadetinde ayın ve güneşin rol oynadığını dile getirir niteliktedir. Örneğin 185.ayette,”sizden kim AY’a tanık olursa (ayı görürse, aya, ramazan ayına erişirse) hemen oruç tutsun…” deniyor.187.ayetinde de orucun, “Tan yerinde ak ipliğin kara iplikten ayırt edildiği”, yani “tan yeri ağardığı” zamandan önce başlayıp, geceye dek süreceği, yani güneşin batmasıyla sona ereceği bildirilir.

Şöyle bir soru sormayın:

– Peki kutuplarda, gecenin ve gündüzün günlerce, aylarca sürdüğü, örneğin altı ay gece, altı ay gündüz olduğu yerlerde oruç nasıl tutulacak?

Böyle bir soru sormayın, çünkü “Aklı ve bilimi dine araç yapan güruh”, bir takım yorumlara çabalamış olsalar da, kimse bu konuda doyurucu bir cevap verebilmiş değildir. Ve siz de kimseden doyurucu bir karşılık alamazsınız.

İbadetlerin güneş ve aya göre düzenlendiği ve düzenleyicilerinin de gündüzün, gecenin o denli uzun olduğu yerlerde yaşamadıkları, öyle durumlar olabileceğini bilemeyecekleri göz ününde tutulduğundaysa, sorunun karşılığı kendiliğinden ortaya çıkmış olur. İlkel insanlar, Güneş Tapımı’nın, Ay Tapımı’nın kurucuları ve inanırları dünyanın o yörelerini, yani gündüzün ve gecenin o denli uzun olduğu kesimlerini nereden bilebilirlerdi?

Kur’an’da, İbrahim Peygamber’in de Yıldıza, Aya ve Güneşe ‘Tanrım’ dediği Belirtilir

En’am Suresi 76, 77 ve 78. ayetlerine göre, İbrahim, yıldızı görür, yıldıza; ayı görür, aya; güneşi görür, güneşe “Tanrım” der. Bu gök cisimlerinden güneşi daha büyük ve daha parlak görünce,”Tanrım budur işte, bu daha büyüktür.” diye konuşur. Ne var ki Tanrı dedikleri yerlerinde kalmayıp batınca, bunlara Tanrı demekten vazgeçer. Önce yıldızdan, sonra aydan, sonra da güneşten vazgeçer İbrahim. Artık bunları Tanrı saymaz ve asıl Tanrıya döner.

Kur’an, İbrahim’in Tanrıyı nasıl arayıp bulduğu kendince anlatırken çok önemli bir ipucunu da açığa vuruyor. Demek ki, İbrahim de, süresi ne olursa olsun; yıldıza, aya ve güneşe “Tanrım” demiştir. Sonradan vazgeçtiği ise Kur’an’ın iddiasıdır. İstediği sonuca ulaşmak için bu savda bulunması doğal.

Ayetlerin anlattıklarına bakılacak olursa, İbrahim’in sözü edilen gök cisimlerini Tanrı sayma olayı, bir gün içinde olup bitmiştir. Oysa akla, mantığa vurulursa bunun olabilirliği yok. İbrahim bu gök cisimlerine, biraz düşünmeye başladığı zaman Tanrım demiş olabilir. Diyelim ki erginlik çağında… Peki bunlara Tanrım dediği günden önce, yıldızı, ayı ve güneşi hiç görmemiş midir? Bu, nasıl ileri sürülebilir? Olay, olup bitmişse, bu bir evre içinde olmalı.

Kaldı ki, İbrahim’in yıldızları ve o zamanlar birer yıldız sayılan güneşi, ayı birer Tanrı saymaktan vazgeçtiğine ilişkin değil; yıldız, ay ve güneş tapımcılarının, yani Güneş Kültünün, Ay Kültünün, bir başka deyişle Sabiilik dininin inanırlarının peygamberliğini yaptığına ilişkin kayıtlar ve aktarmalar vardır.

Üç Dinin Paylaşamadığı İbrahim, Bir Sabiiydi

Al-i İmran Suresinin 65, 66, 67 ve 68. ayetlerinde, İbrahim’in Yahudi mi, Hıristiyan mı, yoksa “Müslim” mi olduğu tartışması yer alıyor ve kesip atılıyor:

“İbrahim ne Yahudiydi ne de Hıristiyandı. O, bir hanif ve Müslimdi.”

Ardından da İbrahim’e en yakın olanların, Muhammed ile inanırları olduğu ileri sürülüyor.

Gerçekten de, İbrahim, paylaşılamayan bir peygamber. Özellikle Yahudilerle Müslümanlar paylaşamıyor. Yahudiler de, Müslümanlar da onu kendi ataları sayıyor.

Eğer sözü edilen İbrahim tarihte yaşamışsa, yazılanlara, araştırmalara ve aktarılagelenlere bakılarak rahatlıkla şu söylenebilir:

İbrahim, bir sabiiydi ve Sabiilik dininin peygamber diye inandığı bir kişiydi.

Kur’an ve hadis yorumcularından kimileri, kimi hadisler, İbrahim’in toplumunun Sabii olduğunu, ama onun, bu toplumla savaştığını, onları doğru yola çağırmak ve sokmak için peygamber olarak gönderildiğini ileri sürerlerse de bu, öteden beri alışılagelen bir yutturmacadır. Müslümanların uydurmasıdır. Nice yalan ve uydurmalar arasında bu da sergilenir. İbrahim ile Sabiilerin ayrı ve birbirlerine karşı olduğu ileri sürülüp işlenir. Bununla birlikte çıkarlarının da gereği olarak İslam’ı savunmak için kalemlerini ve olanca güçlerini kullanan Müslümanlardan birçokları da, Sabiilerin, İbrahim’e peygamber olarak inandıklarını belirtmekten kendilerini alamazlar. Bunlardan, ilahiyatçı (tefsir hocası) Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu şunları yazar: “Sabiiler, Adem, İbrahim, Musa, Yahya gibi peygamberlere gönderilmiş olan kitapların suretlerine sahip olduklarını söylerler…” İbn Nedim’in El Fihrist’inde Haniflerin bir kitabından, öteki kitaplar gibi bu kitabın da Arapça’ya nasıl çevrildiğinden söz edilirken, Hanifler şöyle tanıtılıyor:

“Müminlerin Emiri Harun’un -sanırım Reşid’in- azatlısı Abelullah ibn Selam oğlu Ahmet diyor ki: Hanefiler’in kitaplarından olan bu kitabı tercüme ettim. Hanifler, İbrahimci Sabiilerin ta kendileridir. Bunlar, İbrahim Peygambere inanmışlardır.” (İbn Nedim, El Fihrist, s.32)

– Kur’an’da İbrahim için ne deniyor?
– “Hanif”

Burada ne deniyor?

– “Hanifler, İbrahimci ve İbrahim’e peygamber olarak inanan Sabiilerdir.”

Haniflerle Sabiileri birbirine karşıt gösterme çabaları vardır. İslam propagandacılarınca, bu da önemle işlenir. Ama araştırmalar ve temel kaynaklardan birçoğunda, bunların birbirinden temelde ayrı olmadığı, hatta birbirlerinin aynı oldukları yansıtılır. Şu denebilir: “Hanifler, Sabiilerin bir koludur.”

Sabiilerin İbrahim dinine inandıkları, kimi tefsirlerde de belirtilir. Bu nedenle, Ömer Nasuhi Bilmen de, tefsirinde, Sabiileri tanıtırken şöyle der: “Sabii: Hazreti Nuh’un veya Hazreti İbrahim’in dini üzerine bulunmuş kimselerdir.” (Kur’an’ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, İstanbul, 1/63)

Bütün bunlar ve daha nice kanıtlar varken, “İbrahim Peygamber Sabiilere karşıydı, onları yola getirsin diye Tanrı tarafından gönderilmişti, onlarla mücadele ediyordu” denebilir mi?

Ve dahası:

Muhammed de, İlk Zamanlar “Sabii” Diye Tanınıyordu

Buhari ve Müslim’in “e’s-Sahih”lerinde de yer alan, Muhammed’in ilk zamanlarda, Sabii diye tanındığını açıklayan hadis anlatımlarına, aktarmalarına tanık oluyoruz. İşte bir-iki örnek:

“(Peygamberin arkadaşlarından iki kişi bir kadınla konuşuyorlar):

– ‘Haydi yürü gidelim!’ dediler.
– ‘Nereye?’ diye sordu kadın.
– Tanrı’nın Elçisi’ne diye karşılık verdiler.
– Haa şu kendisine “Sabii” denen kimseye mi? diye sordu kadın.
– Evet, işte o senin söylediğin kimseye diye karşılık verdiler.” (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’t Teyemmüm/6, c.1, s.89)

Bir örnek daha:

“Dedim ki: ‘Şimdi sen bana izin ver de ben gidip şu adama (Muhammed’e) bir bakayım’ dedi. (Ebu Zerr) Ve anlattı: ‘Mekke’ye gittim. Halkından güçsüz bulup gözüme kestirdiğim bir kişiye yanaşıp, ‘Şu sizin Sabii diye çağırdığınız kimse nerede?’ diye sordum. O kişi beni halkına işaretle göstererek, ‘İşte bir Sabii (daha)!’ dedi. Bunun üzerine, vadi halkı, kesek ve kemiklerle üzerime üşüştü.”(Müslim, e’s-Sahih, Kitabu Fedaili’s-Sahabe/132, hadis no.2473, c.2, s.1919-1920)

İlk zamanlar “Müslüman” olanlara da Sabii deniyordu. Hadislerde bir olay aktarılır:

Birçoklarına yapıldığı gibi Cezime halkına da baskı yapılarak tümünün Müslüman olmaları istenir kabileden. Baskıyı yapan, zorbalığı ve zulmüyle ünlü, Halid İbn Velid’dir. Cezimeoğulları da ister istemez İslam’ı kabul ederler. Ama “Müslüman olduk” demeyi beceremezler de, aynı anlama geldiğini düşünüp,”Biz de Sabii olduk, Sabii olduk” derler. Halid’se bunu yeterli bulmaz, kılıca sarılıp kimilerini kılıçtan geçirir, kimilerini de tutsak alır.

Olay Buhari’de de yer alıyor.

“Peygamber Halid İbn Velid’i Cezimeoğulları’na gönderdi. Halid varıp İslam’a çağırdı onları. Onlar da, ‘Müslüman olduk’ demeyi beceremediler, yerine ‘sabe’na (sabii olduk, sabii olduk)’ dediler. Halid’se başladı onlardan kimilerini öldürmeye ve kimilerini tutsak yapmaya…”(Buhari, e’s Sahih, Kitabu’l Meğazi/58,c.5,107)

Bu Müslüman zulmünü burada bir yana bırakıp, konu üzerinde duralım:

Mekke çevresinde, ilk zamanlar, Muhammed’e neden Sabii deniyordu? Ve sonra Müslümanlara da Sabiiler denmesi nedendi?

Konuyu saptırmak için genellikle, Sabiinin sözlük anlamına başvurulur. Bu sözcüğün sözlük anlamlarından biri, “dinden çıkan, dinden dönen”dir. İleri sürülür ki, “Muhammed, Peygamber olarak ortaya çıktığında, Kureyş putataparları onun için: ‘Sabii’ diyerek, onun dinden döndüğünü’ anlatmak istiyorlardı. Öteki Müslümanlara Sabii denmesi de bundandı…”

Ünlü bir saptırmacadır bu.

Sormalı:

– Muhammed hangi dinden dönmüştü? Putataparlıktan mı dönmüştü?

Bu soruya “Evet.” diye karşılık veremiyorlar.

Gerçek şu ki; Muhammed’e ve inanırlarına Sabii diyenler, ne dediklerini çok iyi biliyorlardı. Yani sözcüğü, yalnızca sözlük anlamıyla söylemiyorlardı. Sabiilik diye bir din vardı ve bu biliniyordu. Bakılıyordu ki, Muhammed’in savundukları Sabiilikde de var. İnancıyla, ibadetleriyle… Mekke putataparlığında da, Güneş Kültü ve Ay Kültü ve yıldızlara tapınmalar, birçok etkinlikleriyle vardı. Ama Sabiilik ya da Haniflik adı altında kurumlaşmamıştı. Sabiileri ayrı görmelerinin nedeni de buydu. Ve inançlarıyla birlikte ibadetlerini de, tümüne yakın kesimiyle Sabiilikte buldukları Muhammed’i ve inanırlarını Sabii diye nitelemeleri doğaldı.

İslam’ın İnanç ve İbadetlerindeki Birçok Sözcük de, Sabiiliğin Temel Dili Olan “Süryanice”,”Aramice” Kaynaklıdır

Sabiilik kaynaklı olan, İslam’ın yalnızca inanç ve ibadetleri değildir. Bunlarla birlikte, inanç ve ibadetlerde kullanılan sözcüklerin çoğu da, Sabiilik dininin temel dili olan Süryanice’den, Aramice’den gelmedir. Kur’an’daki Yunanca sözcüklerin de, Helenizmle çok yakından tanışıp ilişkileri olan Süryaniler aracılığıyla Kur’an’a geçtiği söylenebilir.

Kur’an’da yer aldığı görülen, temel, anahtar sözcüklerden Süryanice olanlar arasında şunlar da var:

“Allah”, “Rahman”, “Kur’an”, “Furkan”, “kitab”, “melek”, “insan”, “Adem”, “Havva”, “Nebi (peygamber)”, “savm(oruç)”, “salat(namaz, dua)”, “alem”…

Bunlar Süryani kaynaklarda belirtildiği gibi, Müslüman yazarların, örneğin Süyuti’nin ünlü kitabı el-İtkan’ı gibi kaynak kitaplarında da yer alır.

Kur’an’daki temel ve anahtar “inanç, ibadet” sözcüklerinin Sabiilik kaynaklı oluşu, İslam’ın yapısını oluşturan neler varsa, tümüne yakın bir kesiminin kaynağını Güneş Kültü ağırlıklı Sabiilik’ten aldığını ortaya koyan kanıtlardandır.

– Tersine İslam Sabiiliği etkilemiş olamaz mı? İnanç ve ibadetlerdeki benzerliğin bundan ileri geldiği düşünülemez mi?

Bir yutturmaca olarak bunu ileri sürmüş ve savunmuş olanlar vardır kuşkusuz. Ve olacaktır da.

Ama bu, olanaksız. Üzerinde yeterince düşünülüp, araştırmalara, verilere de bakılarak değerlendirme yapılırsa, asıl kaynağın İslam olamayacağı kolayca anlaşılır.

– Asıl Kaynak Neden İslam değil de, Sabiiliktir?

Bu sorunun karşılığı için şu bir iki kanıt bile yeterlidir:

– Asıl kaynak İslam değil Sabiiliktir, çünkü Sabiilik yanında İslam -kaynaklara baktığınızda- daha dünkü bir olaydır.
– Asıl kaynak Sabiiliktir; çünkü önemli Müslüman yazarların da kabul edip belirttikleri gibi, Sabiilik, görülen dinlerin en eskisidir.

Bu da doğaldır, çünkü Sabiilikte bulunan yıldız tapımı, özellikle de ay ve güneş tapımları (yıldız, ay ve güneş, asıl inanılan gücün, Tanrı’nın simgeleri olarak görülmüştür) Batılı araştırmacıların savunduklarına göre de, gelişmiş dinlerin, kimine göreyse tüm dinlerin en eskisini oluşturur.

Yıldız Tapımı, Güneş Tapımı, Ay Tapımı ve Bunlardan Oluşan Sabiilik, Dinlerin En Eskisidir

Cahit Beğenç’in Milli Eğitim Bakanlığı’nın Devlet Kitapları arasında yayımlanan Anadolu Mitolojisi adlı kitabında şunları okuyoruz:

“Alman okuluna göre, dinler bir tek sembolden çıkmıştır. Maxx Miller’e göre bu sembol, güneştir. Taylor’a göre gök kubbesidir. Siech’e göre fırtınadır. Hilebrant’a göre aydır. Dinler tarihine göre sembollerin en eski tipleri, gökyüzü, güneş, ay, su, kutsal taşlar, arz(toprak), kadın, yeşerme(vejetasyon) ve ziraattır.”

Kitabı temel kaynaklar arasında yer alan, ateşli İslam propagandacısı görünen, bu yüzden konuları İslam uğruna savunmaktan çekinmeyen yazarlardan İbn Hazm bile şöyle diyor:

“Sabiilerin inandıkları din, dinlerin çağlar içindeki en eskisidir.”

Böyleyken, asıl kaynak Sabiilik değil de, İslam olabilir mi? Yani Sabiiliğin ibadetlerini, inançlarını İslam’dan aldığı düşünülebilir mi, bu durum karşısında?

Sonra yukarıda da belirtildiği gibi, temel inanç ve ibadet sözcüklerinin İslam’ın olmayıp, Sabiilikteki temel dile ait oluşu da, kaynağı yeterince belirler niteliktedir.

“Sabiilik de Münzel (Gökten İnme) Bir Dindi Ama Bozulmuştu” Yutturmacası

Kimi İslam propagandacıları, öteden beri şunu ileri sürüp işlerler:

“Tanrı, Adem’den başlayarak birçok peygamber göndermiş, bunlarla birlikte de kitaplar indirmiştir. Ama, İslam gelinceye kadar bunlar bozulmuşlar, asılları da unutulmuştur. Sabiilik de bunlardan biridir. Bozulmuştur. İslam gelince, aslı yitirilmiş olan dinleri, inançları düzeltmiştir.”

Genellikle öne getirilen bu.

Peki aslı ortada yoksa ve karşılaştırma olanağı bulunamıyorsa, İslam’ın savlarına nasıl inanılır? Tümüyle havada kalan ve bir sürü yalana dayalı mucize denen boş inancın dışında dayanağı nedir?

Kaldı ki, dinlerin kutsal kitapları ve temel ibadet gelenekleri, inanırlarınca Tanrıdandır. Öyle olmasa da, inanılır. Bunlar yerleştikten, yaygınlık kazandıktan sonra ve hele bir sürü de elyazması yapıtlara, yazıtlara geçmişken, değişmiş ya da değiştirilmiş olabilir mi? Kimler, nasıl değiştirmiş ya da bozmuş olabilirler? Vardıysa, aslına neden hiçbir yerde rastlanamıyor? Yitirilmişse de neden toplumlar yitirdiklerini hiç anımsayamıyorlar?

Ayrıca şu da sorulabilir:

Hicr Suresi’nin 9.ayetinde, Tanrı’ya şöyle söylettirilir:

“Kuşkusuz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik. Onu kesinlikle koruyanlar da biziz.”

Demek ki Tanrı kendi indirdiğine sahip çıkıyor ve onu koruyor. Anlatılan bu. Peki öteki kitapları da kendi indirdiğine göre, onlara niçin sahip çıkmamış ve onları neden korumamış? Onlar da kendi kitabı değil miydi? Sonra düzeltici olsun diye İslam’ı göndermek için onca yüzyıl niye beklemiş?

Tabii, “Tanrı’nın hikmetinden sorulmaz.” denir. Konu kapatılır bu gibi durumlarda. Kaçma yolu.

Kuşkusuz her şeyde değişme olur. İnançlarda, dinlerde de… İslam’da da olmuştur ve olacaktır. Böyledir diye yeni bir din geleceğini kabul eder mi İslam? Değişme ve gelişmeler olur, ama birtakım temeller, yazılı belgeler kalır da… Nasıl ki en ilkel dönemlerden, binlerce yıl öncesinden birçok kalıplar, boş inançlar sürüp gelmiştir. Melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, kader, ecel… türünden inançlar böyle sürüp gelmemiş midir? Bunlar, kitlelerin tapınma geleneklerinde, kutsal metinlerinde, kutsal kitaplarında, şu ya da bu kitapta, yazıda, yazıtta, yerleştiği kafalarda, dillerde yaşayıp gelmişlerdir yazık ki. Akıl ve bilimin, ırzına geçilmemiş olanı, bunlara zaman zaman öldürücü darbeler vurmakta. Ama karanlığa karşı aydınlık yeterli değil. Şimdilik. Çıkarcılar, politikacılar da, tarih boyu en etkili rol oynamış olan bu silahı ellerinden kaçırmak istemiyorlar. Kullandıkça kullanıyorlar…

Kısacası, Sabiilikteki inançlar da, kendinden öncekilerden kaynaklanmakta. Kurumlaşmış ya da daha kurumlaşmamış olanlardan, “totemcilik”ten, “animizm”den nice yansımalar olmuştur bu dine. Çeşitli süreçler, gelişmeler, değişmeler içinde…

Ama, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi dinler söz konusu olunca, temel kaynak Sabiiiliktir. Demek istenen de bu, gerçek de bu.

Sabiilikten İslam’a Geçenlerin Kimi “doğrudan”, Kimi de Yahudilik, Hıristiyanlık Yoluyladır

Sabiiliğin temel inanç ve ibadetleri, kimi sözcükleriyle birlikte, Yahudilikte de bulunuyor. Yahudi toplumunun yaşamında, dilinde, kafasında, kutsal kitabında ve öteki kaynaklarında… Hem de çok yoğun ve ağırlıklı olarak görülüyor. Neden? Çünkü Yahudiler, gözlenebildiği ölçüde, birçok toplumdan çok daha toplayıcı olmuşlardır. Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nün Eyüp (job) maddesinde, Tevrat’ın Eyüp bölümünün Yahudilerin olamayacağını kanıtlamaya çalışırken, Eyüp bölümünde,”Ayı”,”Orion” ve “Hyad’lar” adı verilen “takımyıldızları”ndan söz ediliyor oluşuna dikkat çekiyor, şöyle diyor:”İbranilerin astronomi hakkında hiçbir zaman hiçbir bilgileri olmamıştır. Hatta dillerinde bu bilimi belirleyecek bir sözcük bile yoktur.”Sabiilerin, yıldız, ay ve güneş kültleri inanırlarınınsa, gökbiliminde çok ileri düzeye ulaştıkları, çok çaplı bilgileri olduğu, bugün araştırmalarla yeterince biliniyor. Voltaire’nin sözünü ettiğimi bölüm, hiç değilse bu bölümdeki anlatımların bir kesimi, Sabii çevrelerinden alınmış olabilir. Voltaire yukarıdaki yargısına, aynı maddede, şunu ekliyor: “Yahudiler bu işte de, her şeyde yaptıkları gibi, başkalarının yapıtlarını kendilerine mal etmekten başka bir şey yapmamışlardır.”Voltaire’nin yargısına göre Yahudiler, Tanrılarını bile, başkalarından aşırmışlardır.

Yahudilerin, Tanrı, Tanrı’nın nitelikleri, Peygamber, ruh, kutsal kitap, tapınak, kurban, tapınma gibi konularda, Sabiiliği verimli bir kaynak olarak buldukları ve bu kaynaktan bol bol alıp yararlandıkları anlaşılıyor.

Hıristiyanlık da, kendinden önceki bu iki kaynaktan da almıştır. Yahudilikten almış olması doğal. Çünkü peygamberleri de, aslında bir Yahudi’ydi. Sabiilikten almamış olmaları da düşünülemez. Çünkü birçok yerde, iç içe bulunuyorlardı.

Felicien Challaye, Hıristiyanlığın; Doğu mistisizminin, Yahudi Mesihçiliğinin, Yunan düşüncesinin ve Roma evrenselciliğinin kavşak yerinde ortaya çıktığını yazıyor. Roma kesiminde, “Romanın resmi dini”ni anlatırken şunları da yazıyor:

“Kibele ve Attis kültü, Oziris (Osiris), İzis, daha sonra Serapis kültü, Suriye’den gelme Güneş Kültü(bu kült özellikle Suriyeli imparatorlar tahta çıktıkları zaman yayıldı. Aurellianus, yenilmez Güneş için bir tapınak yaptırdı. Mithra kültü. Çoğu zaman bu tapınışlar, birbirleri içinde eriyerek bir çeşit mistik sinkretizm meydana getirdi.”

Burada geçen “Mithra Kültü”yle de Hıristiyanlık arasında büyük bir benzerlik bulunuyor. “Mithra”, inançlarda bir “Güneş Tanrı”ydı. Mithra Diniyle Hıristiyanlık dininin benzerliği konusundaysa şu ilginç yargıya yer veriliyor:

“Eğer Hıristiyanlığın gelişmesi, öldürücü bir hastalık yüzünden dursaydı, bütün dünya Mithra dinini benimseyecekti. Kendi inancına pek fazla benzediği için, Hıristiyan kilisesi, bu dinle bilhassa, enerjik bir şekilde savaşmıştır. V.yüzyılın başında da bunu ezmeyi başarmıştır.”

Hıristiyanlıkta Güneş Kültü gibi, Ay Kültü de çok büyük ölçüde etkin olmuştur. “Bakire Meryem”,daha önceki inançlardan kalma bir “Ay Ana”ydı ve “bakireyken çocuk doğurduğu” yolundaki efsane de -ki bu efsane Kur’an’da da (özellikle Meryem Suresi’nde)uzun uzun yer alır- “Ay Ana” diye inanılmış olmasından kaynaklanıyordu. Ay Analar ve bakireyken çocuk doğurmaları konusunda, Cahit Beğenç, şu güzel özeti yapıyor:

“Anadolu’da Cybele Ana, bakiredir, babasız oğlu, hem de aşığı Attis’tir.

Babil ülkesinin Koca-Anası: İştar Ana Bakiredir. Babasız doğan oğlunun adı Tammuz’dur.

Mısır ülkesinin Koca-Anası: İsis Ana’dır. Bakiredir. Babasız doğan oğlunun, aynı zamanda sevgilisinin adı, Osiris’tir.

Batı Anadolu ve Güney Anadolu bölgesinin Koca Anası, Artemis’tir, bakiredir. Babasız oğlu aynı zaman da sevgilisinin adı, Adonis’tir.

(…)

Hazreti Meryem de Koca Ana’dır, bakiredir. Oğlu İsa babasızdır. Adına Meryem-Ana derler.

Koca-Ana’lar, Ay-Ana’lardır. Bereket mabudeleridir. Hıristiyanlar, Meryem Ana’ya ‘nutre lune’, yani ‘Bizim ay’ derler.

Güneş, ay ve eskiden yıldız da denen gezegenlerin tapımlarından nasıl yansımalar bulunduğunu, haftanın günlerinin adlarına bakarak da anlayabiliriz:

“Sunday”: Pazar. “Sun”: Güneş, “day”: “Gün” olduğuna göre “Sunday”,”Güneş günü” demektir.

“Monday”: Pazartesi. Bu da ay anlamındaki “mon” ile “gün” anlamındaki “day”dan oluştuğu için “Ay günü” demektir.

“Saturday”: Cumartesi. Bu da Satürn günü demek.

Bu günlere neden bu anlamlar verilmiştir?

Çünkü her gün, hangi yıldızın, gezegenin adıyla anılıyorsa onun ibadetine ayrılmıştı.

Peki haftanın her bir gününü, her bir yıldıza, gezegene ayıran hangi dindi?

Birçok kaynakta olduğu gibi İbn Nedim’in el Fihrist’inde de bu sorunun karşılığını bulabiliyoruz: Sabiilik dini.

Sabiilikte; Pazar: Güneş ibadetine, Pazartesi: Ay ibadetine, Salı: Mars ibadetine, Çarşamba: Merkür ibadetine, Perşembe: Jüpiter ibadetine, Cuma: Venüs ibadetine ve Cumartesi: Satürn ibadetine ayrılmıştı.

– İslam’a gelince. İslam’ın önünde daha bol ve hazır kaynak var. Sabiiliğin inançlarını, ibadetlerini, tapınma biçimlerini ve Sabiilik kaynaklı öteki yansımaları, hem doğrudan asıl kaynağından, yani Sabiilikten, hem de Hıristiyanlıktan, Yahudilikten (daha çok da bu sonuncusundan) almıştır. Başta Peygamberleri olmak üzere Müslümanlar, hemen her dalda, topladıkça toplamışlardır bu çevrelerden. Alıp kendilerine, İslam’a mal etmişlerdir. Alıp yararlandıkları kaynakları da, ellerinden geldiğince yok etme çabasını göstermişlerdir. Birçok kitap, kütüphane yakmışlar. Halife Ömer’in “İskenderiye Kütüphanesi”ni nasıl yaktırdığını anımsayın. Burada, bugün de kitap yakma alışkanlığının, kaynak yok etme geleneğinin nasıl sürdüğü açık açık sergileniyor.

Kısacası, Sabiiliğe, daha önceki ilkel inançlar, tapınmalar kaynaklık etmiştir. Sabiilik ise, tarihin derinliklerinden taşıyıp getirdiği binlerce yıllık bu inançları, yeni biçim ve kalıplar içinde yoğurarak ve yenilerini de ekleyerek, kendisinden sonraki dinlere, Yahudiliğe, Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa boşaltmıştır. Güneş Tapımındakilerle, Ay Tapımındakiler ve başka gök cisimleri için oluşturulmuş tapımlarıyla birlikte… Ortak inanç ve tapımlarının, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık etkisiyle Sabiilik dininde oluştuğu söylenemez. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi, en eski olan ve en eski geleneğe sahip bulunan din, Sabiiliktir. Sonra Tahsin Mayatepek’in raporunda da görüleceği gibi, Güneş Kültü, Ay Kültü, Meksika yerlilerinde, bu yerlilerin binlerce yıllık inanç ve ibadet geleneğinde de bulunuyor. Oralara da, Yahudilikten, Hıristiyanlık ve Müslümanlıktan gittiği düşünülebilir mi? Sabiilikle bu yerlilerin ortak inanç ve ibadetlerini açıklamak o denli güç değil. Çünkü Sabiilik demek, aynı zamanda Yıldız Kültü, Güneş Kültü, Ay Kültü demektir. Ortadoğu’da, kimi Anadolu illerinde kurumlaştığı görülmekteyse de, ileride de üzerinde durulacağı gibi bu dinin içine aldığı kültlerin asıl yurdu buralar olmayabilir.

Sabiiliğin Tapınakları, Kur’an’da “Tanrı Adının Çok Anıldığı Tapınaklar” Arasında Anılıyor

Sabiilik nasıl kitap ehlilerin inandıkları dinler arasında anılıyorsa, Sabiilerin tapınakları da Tanrının adının çok anıldığı tapınaklar arasında anılıyor Kur’an’da. Böylece hem öteki dinlerle bir süre birlikte yaşama -ki ezici güç sağlanıncaya dek bu politika izlenmişti- hedeflenmekte, hem de kendini öteki dinlere, inanırlarına kabul ettirme amaçlanmaktaydı bir zamanlar.

“Onlar (Müslümanlar) haksız yere ve yalnızca ‘Rabbimiz Tanrı’dır dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır. Eğer Tanrı insanlardan kimileriyle (kimilerini kullanarak) kimilerini savmasaydı (yani Müslümanları kullanıp putataparları savmasaydı), Tanrı’nın adının çokça anıldığı ‘savmaa’lar(sabii tapınakları), biy’alar (Hıristiyan kiliseleri), ‘saluta’lar (Yahudi tapınağı) ve mescidler hep yıkılırdı. Elbette ki Tanrı, kendisine yardım edene yardım eder. Kuşku yok ki, Tanrı kuvvetlidir, azizdir.” (Hac Suresi,40.ayet)

Müslümanların, Mekkelilere karşı silaha sarılmaları, burada bir gerekçeye bağlanıyor. Müslümanlar, yalnızca “Rabbimiz Tanrıdır” dedikleri için yurtlarından çıkarıldılar demekle de Mekkeliler kınanmış oluyor. Oysa, Müslümanlar da birçok din inanırını, örneğin Kurayzaoğulları’nı yurtlarından çıkarmışlardı. Üstelik peygamberin önderliğinde, üstelik aradaki antlaşmayı da tek yanlı bozarak ve üstelik kimi insanlarını hayvan gibi boğazlayarak… Bunu belgelere bağlardık. Ama burada konumuz bu değil.

Bu ayette geçen savami, savmaa sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcük, Müslüman Kur’an yorumcusu ve Arap dilbilimcilerinden birçokları da kabul eder ki, Süryanicedir ve Sabii tapınağına verilen addır. İbn Kuteybe’nin “Te’villu Müşkili’l-Kur’an”ında şöyle denir:

“Kur’an yorumcuları der ki: Savami, Sabiilerin; biya Hıristiyanlarındır; Salavat, Yahudi kiliseleri; mesacid (mescid) de Müslümanlar’ındır.”

Süyuti de, savmaaların, ibadet yeri demek olduğunu belirttikten sonra, bu ibadet yerlerinin Sabiilerin olduğunu yazıyor. Kurtubi de, savmaanın yüksek bina anlamında olduğunu ve bu adın verildiği tapınakların, İslam öncesi dönemde, Hıristiyan rahiplerine ve Sabii ibadetine ayrılmış bulunduğunu belirtir. Ve Bunu,”Katade”nin görüşüne dayandırır. F.Razi de, bu görüşle birlikte “salavat”ın, Sabiilere ait tapınaklar olduğu yolundaki görüşe de yer veriyor.

Bu, şunu açıkça ortaya koyuyor: Kur’an da, Güneş Kültünün ağırlıklı olduğu Sabiilik dinin tapınaklarını tanıyor ve bu tapınaklarda da Tanrının adının çok anıldığını açıklıyor. Ve bunu, Müslüman Kur’an yorumcuları da kabul etmek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla Kur’an, Güneş Tapımının da içinde yer aldığı, ağırlıklı olduğu dini; Sabiilerin geçtiği ayetlerle olduğu gibi bu ayetle de tanımış, dahası Tanrısal bulmuştur.

Kabe Bir Güneş Tapınağı Olarak Yapılıp Kullanılmıştır

Tahsin Mayatepek’in raporunda, Kabe’nin yapısı, başka yapılarla, Meksika’daki ve başka yerlerdeki güneş tapınaklarıyla karşılaştırılmakta ve Kabe’nin de Güneş Tapınağı olarak yapıldığı sonucuna varılıyor.

Bu sonucu destekleyen bilgiler, Müslüman yazarların, Mes’udi gibi ünlülerin kitaplarında vardır.

Mesudi, Mürucu’z-Zeheb adlı kitabında, dünyanın büyük tapınaklarını, 7 yıldız (Güneş, Ay ve öteki beş gezegen) adına yapılmış 7 büyük tapınağı anlatırken şunları da yazıyor:

“Bir kavm (topluluk)şunu ileri sürdü ki: ‘El Beytü’l Haram (Ka’be) geçen çağlar boyu, çeşitli yüzyıllar içinde hep saygı görmüştür. Çünkü o, Zühal(Satürn) Evi’dir. Zühal onu sürekli edinip tutmuştur. Çünkü Zühal, sürekli kalıcılık da ister. Onun olan bir şey ne yitip gider, ne de dönüp dönüşür. Ve saygı görmekten geri kalmaz.’ Sonra kötü nitelikler taşıdığı için burada anlatmaktan kaçındığımız şeyler de söylediler.”

“Aradan uzun zaman geçince, Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye putlara tapar oldular. Yıldızlara tapınma yoluna gittiler.

“Bunlar dediler ki: El Beytü’l Haram (Ka’be) 5 (gezegen) ile birlikte iki ışık verenden (Güneş ve Ay’dan) oluşan 7 yıldız adına yapılma 7 saygın tapınaktan biridir.”

Mes’udi, Sabiilerin tapınaklarını da anlatıyor. Geniş açıklamaları içinde şunları da yazıp açıklıyor:

“Sabiilerin tapınakları içinde şunlar da var: Başak tapınağı, suret tapınağı, nefs tapınağı. Bunlar dörtgendirler. Zühal tapınağı: Altıgendir. Müşteri (Jüpiter) tapınağı: Üçgen dir. Merih (Mars) tapınağı dörtgendir. Güneş tapınağı dörtgendir. Utarit(Merkür) tapınağı dörtgen içinde üçgendir. Ve Ay tapınağı: Sekizgendir.”

Buradaki bilgilere göre, 7 yıldızdan biri için yapılmış olduğu daha önceden belirtilen, ama kimilerinde Zühal (Satürn) için yapıldığı ileri sürülen Kabe’nin Güneş tapınağı olması gerekir. Çünkü burada Güneş tapınağının dörtgen, Zühal tapınağınınsa altıgen olduğu belirtiliyor. Kabe dörtgendir.

Mes’udi’nin burada verdiği bilgi, birçok kaynakta yer aldığı gibi, Şehrestani’nin el Milel ve’n-Nihal’inde aynen yer alıyor.

Ne olursa olsun, Kabe’nin 7 yıldızdan biri adına yapıldığı ve tapınmaların nice zamanlar o yıldız için olduğu üzerinde birçok tarihçi, din tarihçisi ve araştırmacısı birleşiyor. Ve açıkça ortaya çıkıyor ki, Kabe bir Sabii tapınağıydı başlangıçta.

Birçokları gibi İbn Hazm’ın da, Sabiilerden, tapınaklarından, ibadetlerinden söz ederken yazdıkları arasında şunlar da var:

“Ancak onlar (Sabiiler), 7 yıldıza ve 12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların suretlerini tapınaklarında yapıp bulundururlar. Bunların kadim (öncesiz ve sonrasız) olduklarını da söylerler. Bunlara kurbanlıklarla ve darıyla yakınlaşmaya çabalarlar. Bir gündüz ve gece içinde, Müslümanların namazlarına benzer 5 vakit namazları vardır. Ramazan ayında da oruç tutarlar. Namazlarında, Ka’be’ye, el Beytü’l-Haram’a, dönerler (kıbleleri Ka’be’dir).Mekke’ye ve Ka’be’ye saygı gösterirler. Ölü etini, kanı, domuz etini haram sayarlar. Müslümanlara haram sayılan kurbanları onlar da haram sayarlar. Hindistanlılar da Buda’ya yıldızlar adına tasvir ve saygı anlamında buna benzer bir yol izlerler. Arap toplumundaki putların kökenini de bu oluşturur.”

Her şeyi ortaya koymuyor mu yazılar?

Şu gerçekten inanıp ibadet eden Müslümanlar birtakım şeylerin içyüzünü bilseler ne iyi olur! Bilseler ki namazları, oruçları aslında yıldız tapımından, Güneş tapımından, Ay tapımından, yani bu gök cisimleri simge yapılarak yapılan tapımdan, kısacası Sabiilikten kaynaklanıyor; o zaman bunları yerine getirmek için zamanlarını ve kendilerini tüketirler mi? Bilseler ki 5 vakit namazda yöneldikleri Kabe, aslında simgesel de olsa, falanca yıldıza, Güneşe tapınma için yapılıp kullanılmıştır; o zaman Tanrının evi sayıp, oraya yönelirler mi? Ve bunu ülkemizin insanları bilse; yok “farz hacdır”, yok “Umredir” deyip, Mekke yollarına düşerler mi de çoluk çocuğunun yiyeceğini, varını yoğunu alıp götürür mü oralara? Ah bir bilebilseler! Ama sayıları hızla artırılan din okullarında üretilen din adamları, ayrıca Anayasaya da sokulan zorunlu din eğitimi (daha doğrusu İslam eğitimi) buna yol verir mi? Ve de çıkarcı politikacı kesim?

Yukarıdaki açıklamada, Sabiilikteki tapınma biçimlerinin Hindistan kesimlerinde de bulunduğu dile getiriliyor.

Bu tapınma biçimlerinin asıl yurdu neresidir acaba?

Sabiiliğin Öteki Dinlere de Geçen İbadetlerinin Asıl Yurdu Neredir?

Araştırmacıların ileri sürdükleri çeşitli.

Tahsin Mayatepek’in raporunda belirtilenlere göre, bu tapınma biçimlerinin asıl yurdu, Orta Asya.

Anıtkabir’de bulunan ve çok yerini Atatürk’ün altını çizmiş ve incelemecilerin dikkatlerini çekmiş olması nedeniyle, Atatürkçü ve çok değerli bilim adamı, araştırmacı olan Gürbüz Tüfekçi’nin Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar adlı kitabında önemli bir kesimi yer alan bir araştırmaya göreyse: “Ana yurt: Kaybolmuş Mu Kıtasıdır.”

Bu araştırmanın Önsöz’ünden, Tüfekçi’nin kitabında yayımlananlardan bir kesim şöyle:

“Bu eserdeki bütün ilmi hakikatler iki kısım eski tabletlerin tercümeleri üzerinde istinat etmektedir. Bunlar birçok sene evvel Hindistan’da bulduğum Naacal tabletleri ve yakın zamanlarda Meksika’da Will Niven tarafından bulunan 2500’den fazla büyük bir taş tablet koleksiyonlarıdır.

– Bu iki kısım aynı orijine maliktir; zira her ikisi de Mu’nun mukaddes esrarlı yazılarından alınmadır.

– Naacal tabletleri Naga sembol ve harfleriyle yazılmıştır; söylendiğine göre ana vatanda yazılmış, ilk defa olarak Burma ve sonra Hindistan’a getirilmiştir. Naacal’larn Burma’yı 1500 sene evvel bırakmış olmalarına, tarihin şahadeti ve bu tabletlerin fevkalade eskililiğini ispat etmektedir.

Bu Amerikan tabletlerinin şamil olduğu bazı mevzular şunlardır:

– Hilkatin hayat ve orijininin en küçük noktalarına kadar tarifi ‘Dört büyük kozmik kuvvetin’ orijin ve harekâtı, 1000’den fazla tablet bu mevzua hasredilmiş ve sonuncusu olmakla beraber haizi ehemmiyet olan, Kadının yaradılışı.

– Şarkta tesadüf ettiğim Naacal tabletleri muhtelif mevzular üzerine noksan parçalardan ibaretti. Meksika tabletleri Naacal’dakileri yalnız teyit etmiyor, fakat birçok noksan yerlerini de tamamlıyor.

– Bu tabletlerin ileri sürdüğü vakaların doğruluğunu, mümkün olduğu kadar ispat için birçok seneler çalıştım. Şayanı alaka olan bu Naacal tabletlerindeki yazıların ispatına araştırma tetkikat ve tetebbula elli seneden fazla bir zaman sarfettim. Elan hiçbir yanlışa tesadüf etmedim.

– Meksikadakiler, Naacaldakiler gibi, arzın bir zamanlar birçok hususlarda bizimkine faik, tasavvuru imkânsız eski bir medeniyete malik ve modern dünyanın tanımaya yeni başladığı mühim bazı esaslarda daha ileri olduğu kanaatini bana mutlak surette veriyor. Bu tabletler, diğer eski vesikalarla beraber Hindistan, Babil, İran, Mısır ve Yucatan medeniyetlerinin, ilk büyük medeniyetin sönen korları olduğuna dair şayanı hayret hakikatlerin şahitliği yapmaktadırlar.

– Bu kitabın ilk tabının esasını teşkil eden şark Naacal tabletleri eski insanlara dair hayretengiz bir tarihtir.”

Araştırmanın bir başka sayfasından:

“Adn (cennet) bahçesi Asya’da değil, şimdi Pasifik Okyanusuna batmış olan bir kıta idi. Mukaddes kitaptaki hilkat hikâyesi-yedi gün ve yedi gece kıssası-en önce Nil halkından yahut Fırat vadisinden değil, şimdi bu yok olmuş kıtadan, Mu’dan, insanın ana yurdundan gelmiştir.

– Bu izahlar, Hindistan’da uzun zamanlar beri unutulmuş olduğu halde benim keşfettiğim mukaddes kitabelerdeki kayıtlar başka memleketlerdeki birtakım tarihi kayıtlar üzerinde tahkik olunabilir.

– Bütün bu kaynaklar, bundan elli bin yıl önce 64 milyon nüfus barındıran bu acayip memleketin o zaman, bugün medeniyetinden daha yüksek bir medeniyete sahip olduğunu söylemektedir. Bunlar,anlattıkları başka şeylerin yanında, esrarengiz Mu topraklarında ilk insanın yaradılışını da hikaye etmektedirler.

– Bu kitabelerde yazılı olan şeyleri, yazılı eski vesikalardan, tarih öncesi harabelerinden ve jeolojik hadiselerden çıkarılan eski medeniyetler hakkındaki bilgilerimizle kıyaslayıp anladım ki bütün bu medeniyet merkezleri kültürlerini müşterek kaynaktan, Mu’dan almışlardır.”

Buradaki üçüncü paragrafın bir bölümü, Tüfekçi’nin kitabında yer almamakta.

Araştırmanın, Tüfekçi’nin kitabında yer almayan sayfalarından bir resim:

“Bilkatin ve halukin sembolü olan yedi başlı yılan Narayana ‘Nara ilahı; yana’, her şeyin haliki, Naacals yedi yüksek idrak, Vedanta yedi zihni müstevi demektir.”

– Bu resimdeki yılanın 7 başına 7 yüksek idrak anlamının veriliyor oluşu düşündürücü. Bu, eskilerin 7 yıldız dedikleri ve içlerinde Güneşin, Ayın da bulunduğu gök cisimlerini anımsatıyor. Araştırmanın “Üçüncü Fasıl: Ulûhiyet Sembolleri ve Vasıfları” başlıklı bölümünden:

– Ulûhiyet sembolleri-Güneş, ulûhiyetin Monotheistic sembolü idi. Monotheistic veya müşterek sembol olarak o RA tesmiye olunurdu ve Monotheistic sembol olması itibariyle ona bütün Mukaddes sembollerin en Mukaddesi nazariyle bakılırdı.

– Ulûhiyetin her bir vasfı, müteaddit hallerde, onu temsil eden muhtelif semboller haiz olduğu halde müşterek veya Monotheistic yalnız bir sembol vardı.

– İnsaniyet tarihinin başlangıcında Allahlar yoktu. Yalnız ‘bir büyük namütenahi’ vardı.

– Âlim ve arkeologlar, eski yazı şekillerini ve sembolizmleri anlamadıklarından, maalesef eskilerin güneşe taptıkları hakkında yanlış bir şayia çıkarmışlardır. Hakikatte eskiler güneşi yalnız bir sembol olarak kabul ederlerdi ve güneşe bir mabet ithaf ettikleri zaman o ya yegâne sahip Allah, Ulûhiyet olarak yahut da onun yaradılışta erkek eşi olarak kadını mutlaka ithaf ediliyor demektir.

Bu resim de Tüfekçi’nin kitabında bulunmamakta.

Kuşkusuz Güneş Tapımı, Ay Tapımı, Yıldız Tapımı vardır. Ama yukarıda belirtildiği gibi, bu tapımlardaki Güneş, Ay ve yıldızlar, birer semboldür. Yani asıl amaç, hepsinde saklı olduğuna inanılan Yüceler Yücesi Güç’e yakınlaşmak, ulaşmaktır. Putatapar sayılanların tapımları da bu niteliktedir. Kur’an’da putataparlara, putlara neden taptıkları sorulduğunda onların,”Bizi Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye bunlara tapınıyoruz.”(Zümer Suresi,3.ayet) dedikleri anlatılır. Ama Kur’an ve İslam dini, sanki temelden yeni, tümüyle başka bir şey getirmiş gibi, putataparların Tanrıya ortak koşmalarını kabul etmiyor. Oysa bir çeşit Tanrı ortakları olarak, putların yerini melekler almıştır İslam’da. Daha önceki dinlerde olduğu gibi. Adların ve söyleyiş biçimlerinin dışında değişen bir şey yok. Tektanrıysa putatapar denen kesimde de vardı, çoktanrıysa tektanrıcı diye ortaya çıkmış olan dinlerde de(melekler ve bunlara verilen etkinlikler anımsanırsa) vardır.

TAHSİN MAYATEPEK’İN ATATÜRK’E RAPORU

Orta Asya’daki atalarımız gibi Güneş Kültü’ne bağlı olan Meksika yerlilerinin Güneşe hürmet ayinlerini ne şekilde yapmakta oldukları ve ezan, abdest ve secde gibi Müslümanlığa ait oldukları sanılan konuların Müslümanlığa güneş dini’nden girdiği ve İslam dininde açık bir anlamı olmayan secdenin güneş kültünde çok derin bir anlamı olduğuna ve bunun gibi konulara dair önemli bilgi ve açıklamayı içerir rapordur.

Orta Asya’da iken saygıdeğer atalarımızın binlerce sene bağlı bulunduğu güneş kültünün Kuzey, Orta ve Güney Amerika kıtalarında İspanyol ve Anglosaksonların dini ve kültürel etkisinde uzakta yaşayan yerliler arasında ve özelikle Meksika’da hemen hemen asıl benliklerini koruyarak devam etmiş olduklarını buraya geldikten sonra sevinerek haber almış ve atalarımızın ömrümde görmediğim ve tarifini de kimseden duymadığım güneş ayinlerini burada göreceğim için çok memnun olarak yerlilerin yapacakları ilk güneş ayinini sabırsızlıkla bekledim.

Sonunda bu isteğime şu sebeple ulaştım:

1935 senesindeki kongrelerini yapmak üzere seçtikleri Meksiko şehrine gelmiş olan Rotary adındaki kuzey Amerika kültür cemiyeti üyelerinden 3000 kişi adına düzenlenen bir takım toplantılar ve şenlikler arasında Meksika hükümeti yerli kabilelerinden bazılarının danslarını ve bu arada güneşe hürmet ayinlerini göstermek için adı geçen cemiyetin üyelerini Çapul Tepek parkına davet etmiş ve ben de bu üyelerle birlikte davet edilerek çok seneden beri merak ettiğim güneşe hürmet ayinini mükemmel olarak izleme ve inceleme şansı buldum. Başta ulu önderimiz olduğu halde bütün aydınlarımızın şiddetle ilgisini çekeceğinden kuşkum olmayan güneş ayininin ne şekilde yapıldığı hakkındaki bilgi ve izlenimlerimi bu bölümdeki fotoğraflar ile birlikte olduğu gibi aktarmaya başlıyorum:

Yukarıdaki fotoğrafta görülen yuvarlak şekiller güneşi temsil ediyor olup Tlaştekler bu temsilleri güneşe hürmeten başlarında taşımakta oldukları halde çiçeklerle süslenmiş sallar içinde Amerikalılar ve Cemiyet üyelerinin bulunduğu tribün önüne geldiler ve kollarını tıpkı Mevleviler gibi kendilerinden geçmiş bir şekilde yukarıya uzatıp 2 nefesli çalgı ve 2 kudüm eşliğinde 10 dakika kadar ağır bir tempoda dönüşler yaptılar.

Bunların aynen Mevleviler gibi birbirlerine dokunmamaya dikkat ederek dönmeleri ve nefesli çalgıların (sanırım bundan kasıtları Ney denen çalgı) hüseyni ve hicazkâr kürdi benzeri nağmeler çalmaları ve kudümlerin de ( Vurmalı bir çeşit çalgı) Mevlevi temposu ile çalınması beni hayretler içerisinde bırakmış olup Mevlevi ayininin bütün detaylarına kadar güneş kültünden alındığına dair hiçbir şüphem kalmadı.

Bu ayini gördükten sonra derhal Mevlana Celaleddin Rumi’yi hatırlayarak bundan 800 yıl önce Horasan’da doğmuş olan bu kişinin eski zamanlarda Orta Asya’daki Müslüman memleketlerindeki ilim ve fikir merkezlerine eğitim amaçlı seyahatler yapmak amacında olan Arap ve Türk âlim ve filozofları gibi Orta Asya ve özelikle Horasan’dan uzak olmayan Hindistan ve Tibet bölgesine yapmış olması ihtimal bulunan seyahatleri sırasında güneşe hürmet ayinlerini görmüş fakat İslamiyet’in güneşe tanrı ve tanrının maddi benzeri sıfatıyla ibadet edilmesini caiz görmediği dikkate alarak güneş kültünde ney ve kudüm eşliğinden güneşe tanrı vasfı yükleyerek yapılan dansları Müslümanların tanıdığı Allaha karşı yapılan bir ibadet şekline dönüştürerek kurduğu Mevlevi tarikatına dahil etmiş olduğu sonucuna ve kararına vardım.

Mevlana’nın Mevlevi Külahını da Güneş Kültü’nden Aldığı Anlaşılıyor

Burada yapılan güneş ayininde, güneş benzerlerinin tahtadan yapılmış koni şeklinde destekler üzerine bindirilmiş olduklarını görünce Orta Asya’daki ayinlerde de güneş örneğinin kalın keçeden yapılmış destekler yani külahlar üzerine bindirilmiş olmasını göz önüne getirerek Mevlana’nın bunları İslam dininin gereğine uygun olarak destek vazifesinden çıkarıp Mevlevi tarikatının açık bir işareti kabul etmiş olduğundan şüphem kalmadı.

Nitekim burada görülen karşılaştırmalı resimlerde görüldüğü üzere Tlaşkalteklerin güneş örneklerini başlarında taşımak için kullandıkları tahta desteğe şeklen benzeyen Mevlevi külahının vaktiyle Orta Asya’da ya da Tibet ve Hindistan’da yapılan güneş kültü ayinlerinde güneş örneğini taşımak için kullanıldığı ve 2 karış yüksekliğinde ve 2 santimetre kalınlığında olmasının sebep ve hikmeti de büyük ihtimalle güneş örneğinin sahip olduğu ağırlığın kafaya baskı yapması amacına dayandığı ve bu acayip uygulamanın başka türlü bir açıklamasının olmadı görüşündeyim.

Mevlevilerin kudüm dedikleri aletin aslen kutun şeklinde olarak kişe(kişi demektir) ve kakşikel dillerinde mevcut olduğu ve aynı ön anlamı ifade ettiğine dair açıklama

Brasseur de Bourbourg’un (Quatre lettres sur el Mexique) adındaki eserinin 94.sayfasında yer almış bulunan:

(J’ai moi-meme ete temoin plus d’une fois de l’importance que les indigenes,quiches ou cakchiquels, attachaient a l’execution de leurs ballets nationaux et du respect dont ils environnaient les maitres duTUN ou tambour sacre, leur cedant en toute circonstance la premiere place, dans les festins,comme a l’eglise.)

Buradaki açıklama üzerine, Yukatan ve Guatemala kıtalarında yaşayan ve ırk olarak maya milletine dahil bulunan Kişe ve Kakşikel kabilelerinin (Kişe, kişi demektir) gerek milli danslarında gerek güneş için düzenledikleri ayin esnasında Tun adında kutsal bir dümbelek kullandıkları ve bunu çalanlara karşı derin bir saygı gösterdikleri hakkındaki bilgiye ulaştıktan sonra dümbelek sözünün başındaki düm ekinin, kişe ve kakşikel dillerinde mübarek dümbelek anlamına gelen Tun sözünün aynı olduğu göze çarpmakta ve böylece kudüm sözünün, hem eski Türkçede hem de kişe ve kakşikel dillerinde mübarek, kutsal anlamında olan KU ve kişe ve kakşikel dillerinde dümbelek anlamında olan “TUN” yani mübarek dümbelek demek olan “KUTUN” sözünden çıkmış olduğuna şüphe kalmamaktadır.

Çapul Tepek (Aztek dilinde “Çapul” çekirge ve “Tepek” de tepe, yani çekirge tepesi demektir. Çekirgelerin ekinleri tahrip, yani yağma ettiği bilindiğinden eski Türklerin aslen Aztekçe’de çekirge anlamında olan bu Çapul sözünün mecazi bir surette “yağma” anlamında kullanmış olmaları muhtemel bulunduğunu ayrıca belirtiyorum) parkındaki ayin esnasında Tlaşkaltek adındaki yerlilerin güneşe hürmeten başlarında taşıdıkları güneş örnekleri yukarıdaki resimde görüldüğü üzere, merkezden çevreye doğru açıları ortalayacak şekilde uzatılmış çeşitli ince çubuklar üzerine güneşin ışınlarını temsilen çeşitli renkli parlak kağıtların concentrique bir şekilde geçirilmesi ile ortaya getirilmiştir.

Meksika’da Ohaka eyaletinde yaşayan birtakım yerli kabileler bu fotoğrafta görüldüğü üzere güneşe saygı ayinlerinde başka çeşit bir güneş örneğini başlarında taşımakta ve sağ ellerinde güneş ve sol ellerinde ay’ı temsil eden globlar tutarak ayinlerini yapmaktadırlar.

Güneşten başka Ay’a da saygı gösteren Meksika yerlilerinden bazıları Ay’a hürmet ayini esnasında bu fotoda görüldüğü üzere, başlarında hilal şeklini taşımaktadırlar. Bu yerlilerin ayin esnasında giydikleri mavi renkli cübbenin bir zamanlar memleketimizde kullanılan cübbelere benzemesi ilgi çekicidir.

Lands and Peoples adındaki eserin 7.cildinden alınmış olan bu fotografı, Bolivya ve Peru kıtalarında pek eski zamanlardan beri yaşamakta olan Kişua (Kişua dilinde “kişua” kişi, adam demektir) ve Aymara adındaki yerlilerin Hıristiyanlığı 4 asır önce zorla kabul etmiş olmalarına rağmen atalarından miras aldıkları Güneş Kültü’nü özel zamanlarda gerçekleştirdikleri sırada güneşe saygı için davul kasnağı şeklindeki güneş örneklerini başlarında taşıdıklarını göstermektedir.

Azteklerin Güneş ayini

Tlaşkaltekleri, Çapul Tepek’deki ayinlerinden bir zaman sonra yani 20 Ekim 1935 tarihinde Azteklerin yaptıkları güneşe hürmet ayininde de hazır bulunmuş idim.

Bu ayin hakkındaki bilgi ve gözlemlerimi aşağıda açıklıyorum:

Bu fotoğraf Aztek kabilesine mensup 7 kişilik bir gurubun güneşe hürmet ayinini göstermektedir. Meksiko şehrine 52 km mesafede olan Teotihuakan güneş piramidi civarında 200.000 kişiyi içine alacak derecede geniş ve etrafı duvarla çevrilmiş sahanın ortasında bulunan pavyonun(Geniş açıklı anlamında) merkezinde yanan kutsal ateş etrafında kollarını güneşe doğru uzatarak tıpkı Mevleviler gibi dönüşler yaptılar.

Bu ayini de gördükten sonra Mevlevi ayininin Güneş Kültü’nden alınmış olduğuna tamamen emin oldum.

Pavyondan 100 metre uzakta duran bir takım Aztekler de (toponatzli) yani kös ve (Çiremiya) yani zurnaya çok benzeyen aletler çalarak bu ayine eşlik etmekte idiler.

Teotihuakan güneş piramidi civarında Azteklerin güneşe hürmet ayininde kollarını yukarıya uzatarak dönüşler yaptıklarını gösteren bu fotoğraf ile aşağıda Mevlevilerin kollarını aynı şekilde kaldırarak Allah’a hitaben dönüşler yaptıklarını gösteren fotoğrafı karşılaştırılınca Mevlevi ayinin, anlamı Müslümanlığa göre değiştirilmiş güneş ayininden başka bir şeyi olmadığında şüphe kalmamaktadır.

Yukarıdaki resimde Azteklerin sırtlarında görülen siyah renkli pelerinlerin aşağıdaki resimde Mevlevilerin sırtında görülen siyah renkli tennurelerin tamamen aynı olmaları da ayrıca dikkat ve hayret çekicidir.

Bu fotoda görüldüğü üzere Mevlevilerin tıpkı yukarıdaki Aztekler gibi kollarını yukarı uzatarak dönüş yapmaları, her iki ibadet arasında sıkı bir ilişki ve benzerlik olduğunu göstermekte ve bu da Mevleviliğin doğrudan doğruya Güneş Kültü’nden alınmış olduğu hakkındaki fikir ve kanaatimi doğrulamakta ve desteklemektedir.

Bu foto, Azteklerin güneşe hürmeten yaptıkları ayin sırasında dairesel platformun ortasındaki çukur içinde kutsal ateşin yanmakta olduğunu göstermektedir.

Bu foto, Azteklerin ayin sonunda güneşe hürmeten eğildiklerini yani Müslümanlarca (rükû) denilen reverans hareketini yapmakta olduklarını göstermektedir. Mevlevilerin de ayin sonunda, ayakta duran şeyhlerin etrafında halka oluşturarak çok etkileyici bir ses ve tavırla(Esselamüaleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhuuuuu…) hitabında bulundukları sırada rükû şeklinde eğilerek şeyhlerine uygun hareket ettikleri göz önüne getirilince, Azteklerin güneşe hürmeten ayin sonunda yaptıkları reveransı yani rükû, hareketini Mevlevilerin şeyhlerine karşı yapmakta oldukları anlaşılmaktadır. Bu suretle rüku hareketinin hem Müslümanlığa ve hem de Mevleviliğe Güneş Kültü’nden girmiş olduğunda şüphe olmadığı gibi, Güneş Kültü’nde derin anlamı olan secdenin de Muhammed Mustafa tarafından Güneş Kültü’nden alınarak Müslümanlığa dahil edilmiş olduğu biraz ileride göstereceğim açıklamalarla uyuşacaktır.

Teotihuakan’daki güneş ayini sırasında kös ve çiremiya çalarak ayine uzaktan eşlik eden Azteklerden bir grubun bu fotoda görüldüğü üzere başlarında ikişer tane beyaz burma sarıklar taşımakta olduklarını hayretle gördükten sonra ayinin bitmesinden sonra yanlarına giderek incelemelerde bulundum. Bu insanlardan her birinin başında birbirinden ayrı olarak oturtulmuş ikişer tane beyaz burma sarık bulunduğunu ve bu sarıkların gayet ince ve birçok beyaz gaytanlardan oluşmuş olduklarını gördükten sonra bunları ayin sırasında ne amaçla başlarında taşıdıklarını ve ince beyaz gaytanların bir anlam ifade edip etmediklerini sordum. Bunlara cevaben: Üstteki sarığı güneşi ve alttakini de ayı temsilen başlarında taşıdıklarını ve sarıkları oluşturan ince gaytanların da güneş ve ayın ışıklarını temsil ettiklerini açıklamaları üzerine Müslümanlarca hiçbir açık anlamı olmayan fakat Güneş Kültü’nden derin bir anlam ifade etmekte olan sarığın yalnız Müslümanlara değil, hatta Müslüman olmayan birtakım Hindli kavimlere ve Siyam, Kamboç, Tonkin, Tibet ve daha diğer kıtalardaki insanlara Güneş Kültü’nden geçmiş olduğuna şüphem kalmadı. Nitekim aşağıdaki 2 fotoğrafta görülen Suriyeli iki Arap ile Sudanlı bir Arap dervişinin Güneş Kültü’ne ait olduklarından haberleri olmaksızın Ay ve Güneş’in şualarını temsil eden ince siyah gaytanlardan yapılmış burma sarıklar taşımaları da bu bölümdeki kanaatimi kanıtlar ve destekler niteliktedir.

Yukarıdaki fotoğrafta, iki Suriyeli Arabın başlarında görülen ikişer tane burma siyah sarıklar, Teotihuakan’daki güneş ayininde kös ve çiremiye çalan Azteklerin başlarında taşıdıkları ince beyaz gaytanlardan oluşan burma sarıkların aynıdır. Siyah renkte olmaları çabuk kirlenmemeleri amacıyla olsa gerek.

Asya ve Afrika’daki birçok kavimler gibi eski zamanlarda Yemen, Hicaz, Suriye ve Irak Araplarının Güneş Kültü ile amid oldukları ve Muhammed’in pek eski atalarından birinin “güneşin kulu” manasına gelen (Abdüşşems) adını taşımış olması ve en az 3-4 000 sene önce inşa edilmiş olan Kabe binasının ilk olarak Güneş Kültü için kullanıldığı göz önüne getirilince yukarıdaki iki Arap’ın 2-3 bin sene önceki atalarının öğrenmiş oldukları Güneş Kültü’nde derin anlamı olan burma sarıkları basit bir baş sargısı veya Araplığın açık bir alameti olarak taşıdıklarında şüphe yoktur.

Bu Sudanlı Arap dervişinin başına geçirdiği ince gaytanların Güneş Kültü’ne ait olduğundan haberi olmaksızın bunları büyük bir olasılıkla tarikatının işareti veya bir aksesuar olarak taşımakta olması güçlü olasılıktır.

Ancak bu sarığın bildiğimiz sarıklar gibi tek parça bezden yapılmış olmayıp birçok ince siyah gaytanlardan oluşmuş olması pek eski zamanlarda Araplar arasında Güneş Kültü’nün mevcud bulunduğunda ve bu çeşit sarıkların da bugünkü Araplara adı geçen kültden geçmiş olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Yukarıdaki fotoda görüldüğü üzere, Hindistan’da Butan Maharacası muhafızlarının, Hindistan’a binlerce kilometre uzakta olan Azteklerin Teotihuakan Piramidi civarındaki ayin esnasında başlarına geçirdikleri beyaz burma iki sarıktan yalnız bir tanesini taşımaları ve tıpkı Aztekler gibi kulakları üzerinde bire korumalık bulunması hayrete değerdir.

Yukarıdaki fotoda, Butanlı korumaların kalkanlarında görülen hilal şeklinin aşağıda fotoda görülen Azteklerin kalkanlarında aynen bulunması, şimdiki Butanlıların ya da bunların eski atalarının Aztekler gibi güneşten başka Ay kültü ile alakalı olduklarına işaret etmektedir.

Butanlıların başlarında Azteklerin iki burma sarıklarından yalnız bir tanesini taşımaları özelikle aya saygı amacıyla olsa gerek.

Yukarıda A,B,C harfleriyle işaretlediğim 3 kıta fotoğrafta görüldüğü üzere, Azteklerle Butanlıların başlarında aynı şekilde beyaz burma sarıklar ve kulaklıklar taşımaları ve kalkanlarında hilal şeklinin bulunmasından yola çıkarak Butanlıların da Aztekler gibi Güneş ve Ay kültü ile alakalı olduklarına kuvvetle olasılık vermekteyim.

Bayraklarımızda bulunan (hilal) şeklinin, Meksika yerlileri gibi Orta Asya’da güneş ve aya tazimde bulundukları malum olan atalarımız tarafından aya hürmeten kabul edilerek pek eski zamanlarda milli bayraklarımıza konulmuş olması olasıdır.

Bayrağımızın kırmızı renkli olmasındaki Amaç ve Anlam

Bu raporumun 37.sayfasındaki açıklamamdan anlaşılacağı üzere şimdi Amerika’da Dakota Eyaletinde yaşayan ve atalarında aldıkları Güneş Kültü ile hala alakalı olan Sioux adındaki yerli kabileler arasında çeşitli renkte bayraklar kullanıldığını ve her rengin birer anlamı olduğu gibi kırmızı rengin (honneur) anlamını ifade ettiğini The Saturday Evening Post adındaki resimli ve haftalık Amerikan dergisinin 76.sayfasındaki açıklamadan anladığım üzere Orta Asya’da atalarımızın şeref ve haysiyet anlamlarını içeren kırmızı rengi bayrakları için seçmiş ve kabul etmiş olduklarına kuvvetli bir olasılık olarak görüyorum.

Asıl olarak bayrağımızın kırmızı olmasının sebep ve sırrını memleketimizde açıklayacak olana rast gelmediğim için yukarıda adı geçen dergide tesadüf ettiğim bilgi bayrağımızın kırmızı renkli olmasının sebep ve sırrını açıklama yeter düşüncesindeyim.

Güneş ve Ay Piramitleri

Tlaşkalteklerle Azteklerin atalarının bağlı oldukları Güneş Kültü’ne uygun olarak Güneş’e sayfı ayinlerini ne amaçla yaptıkları ve Mevleviliği kuran Mevlana Celaleddini Rumi’nin Mevlevi ayinini büyük ihtimal Asya kıtasında yapıldığını gördüğü Güneş Kültü’nden almış olduğu hakkında yukarıdan beri devam eden açıklamalarıma burada son vererek güneş ayininin yapıldığı kutsal Teotihuakan sahasında binlerce seneden beri ayakta duran ve arkeoloji bakımından fazlasıyla önemli olan güneş ve ay piramitlerine ait kısa bilgi ve açıklamayı bu piramitleri gösteren fotoğraflarla birlikte açıklamaya başlıyorum:

Meksika kıtasının 4 asır önce İspanyollar tarafından zapt ve işgalinden bu ana kadar binlerce Avrupalı ve Amerikalı arkeologların ve turistlerin büyük bir hayretle gezdikler ve inceledikleri Teotihuakan Güneş ve Ay piramitlerinin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği bugüne kadar meçhul bulunmaktadır. Bazı arkeologlar bu piramitlerin İsa’dan birkaç asır önce ve bazıları da birkaç asır ve birtakımları da Mısır’daki piramitlerle aynı zamanda inşa edilmiş olduklarını söylemiş ise de, bu inşa şimdiye kadar bilimsel ve kesin bir şekilde açıklanamamıştır. Son zamanlarda ileri sürülen varsayımlara ve iddialara göre bilinmeyen zamanlarda buralara gelmiş yüksek medeniyet sahibi ve mimaride son derece başarılı bilinmeyen bir ırka ait insanlar tarafından inşa edilmiş olduklarına hükmedilmektedir. Bu sır büyük olasılık ileride açıklanabilecektir.

Meksiko şehrine otomobille 52 kilometre mesafede ve bütün Meksika yerlilerince çok kutsal olduğu söylenen Teotihuakan sahasında bulunan güneş piramidi çok iyi muhafaza edilmiş bir halde bulunmaktadır.66 metre yüksekliğinde olan bu piramidin kare olan temeli 40.000 metre karedeki büyük sahayı işgal etmekte birbiri üzerine oturtulmuş 4 kattan oluşmuş bulunmaktadır.4 cephesi irili ufaklı düzgün yontulmuş düz yüzlü sert ve siyah volkanik taşlarla örülmüş ve iç tarafı zeminden zirveye kadar büyükçe ve eşsiz kerpiçlerden inşa edilmiştir. Bu kerpiçlerin taş kesilmiş olmaları da güneş piramidinin birkaç bin sene önce inşa edilmiş olduğuna işaret etmektedir.Cepheleri oluşturan taşlar o derecede mükemmel ve dayanıklı harçlarla birbirine bitiştirilmiştir ki,bunca asırlar geçtiği halde hiçbir taş yerinden oynamamıştır.

İspanyollar gelmeden evvel güneş piramidinin zirvesindeki dikdörtgen platform üzerinde çok büyük ve tek parça taştan yapılmış Güneş tapınağı var imiş. Bu eşsiz heykelin göğsünde Güneş’i temsil eden büyük ve yuvarlak altın olak ve Ay’ı temsil eden gümüş plak kilometrelerce uzaklara kadar Güneş’in ışınlarını yansıtmakta imiş.

Bir taraftan para hırsı ve diğer taraftan bencil duygularla donatılmış olan İspanyollar güneş tapınak heykelini paralamışlar ve güneşle ayı temsil eden altın ve gümüş plakları da tahrip ve yağma etmişlerdir. O zamandan beri çıplak bir halde bulunan platformu, kilometrelerce yeşillik ve ormanlıktan oluşan Teotihuakan ovasının turistler tarafından gezilmesine hizmet eden bir harita (pusula) vazifesini görmektedir.

Bazı arkeologlar, bütün dünyada piramitlerin yalnız Mısır ve Meksika’da bulunmalarından yola çıkarak Mısır ve Meksika medeniyetleri arasında büyük bir soy yakınlığı ve benzerlik bulunduğunu söylemekte ve Teotihuakan piramidinin Kahire civarındaki Medum Piramidi gibi 5 kattan oluşmasına dayanarak her iki kıtadaki piramitlerin aynı tarzı mimariyi takip etmiş olan insanlar tarafından yapılmış olduklarına karar vermiştir.

Aşağıda yan yana görülecek olan her iki piramidin fotoları incelenince bu arkeologların iddialarına yanlış gözüyle bakmak elde değildir.

Teotihuakan Güneş Piramidinin Meksika Yerlilerinde Sahip Olduğu Önem ve Kutsallık

Bütün dünyadaki dindar Müslümanlar Kabe binası ile bu binanın bulunduğu bölgeye ne derecede önem ve kutsallık yüklüyorlar ise, bütün Meksika yerlileri de atalarından öğrendikleri gelenekelre göre Teotihuakan Piramidlerine ve bunların bulundukları sahaya aynı oranda önem ve kutsallık yüklemektedirler. Hıristiyanlığı 4 asır önce zorla kabul etmiş olan birçok yerli kavimler bu kutsal piramitlere ve Teotihuakan adındaki mübarek sahaya içlerinden hürmet ve saygı göstermeye devam etmektedirler

Aztek diline ait olan Teotihuakan sözünün anlamı

Aztekçe Teotl: Tanrı ve Teteo: Tanrılar demektir. Hua: var, mevcud (Anadolu halkının bir kısmı tarafından “var” sözümüzün va şeklinde telaffuz edildiği göz önüne getirilince, Aztekçedeki Hua sözünün mana ve telaffuz basımından va şeklindeki var sözümüze benzemesi dikkate değer) Kan: mekân, mahal, mevki demektir.

Bu sebeple (Teoti-Hua-Kan) 3 kelimeden oluşan “Tanrıların bulundukları mahal” veyahut “Tanrılara ibadet edilen mevki” anlamında olduğu Meksika kıtasına ait Terry’se Guide To Mexico adındaki İngilizce rehberin 425.sayfasında açıklanmaktadır. Bu sebeple Teotihuakan sözü anlam itibari ile Arapçada Kabe’nin diğer adı olan “Beytullah” sözüne karşılık gelmektedir.

Uçak ile alınmış yukarıdaki fotoda görüldüğü üzere kutsal Teotihuakan sahasındaki güneş piramidinden 800 metre uzakta bir de ay piramidi vardır. Harap bir halde bulunan ay piramidi 42 metre yüksekliğinde olup kare şeklinde olan temeli, 16.000 metre kare alanı kaplamaktadır.

Güneş piramidi gibi ay piramidinin de ne zaman ve kimler tarafından inşa edilmiş olduğu kesin bir şekilde bilinmemektedir. Meksika yerlileri asırlardan beri güneşe hitaben yaptıkları ibadet ayinlerini hep Güneş piramidi civarında İspanyolların Ciutadella adını verdiklerini büyük sahada yapmakta ve ay piramidi bazı arkeologlar tarafından gezilmiş ve incelenmiştir.

Buradaki foto, Güneş piramidine 10 dakika mesafede bulunan ve () işaret ile gösterilen eşsiz Ciutadella ayin sahasını göstermektedir.

Uçak ile alınmış olan bu foto, Aztek ve diğer Meksika yerlilerinin güneşe hürmeten yaptıkları ayin sahasını daha büyükçe göstermektedir. () işareti güneşe saygı ayinin yapıldığı alanı göstermektedir.

Meksika’nın yakın ve uzak bölgelerinden tıpkı hacca giden Müslümanlar gibi kutsal Teotihuakan sahasında toplanan yerliler burada toplu bir şekilde güneşe ibadet ettikten sonra memleketlerine dönmektedirler.

200.000 kişiyi rahatça içine alabilecek derecede geniş olan bu saha 160.000 metrekare büyüklüğündedir.

Bu foto, yukarıda belirttiğim büyük ibadet sahasını 4 taraftan kapsayan 8 metre yüksekliğinde ve 15 metre kalınlığındaki duvarlar üzerinde 50’şer metre aralıklar ile birbirini takip eden 3’er kattan oluşmuş olarak 3 duvarın üzerinde bulunan 12 piramidin 4’ünü göstermektedir.

Bu küçük piramitlerin zamanında ne amaçla inşa edilmiş oldukları tespit edilememiştir.

Kabe Binasının Vaktiyle Güneş İnancı(Dini) İçin İnşa Edildiği Kabe’nin Duvarında Bulunan Hacerülesved Adındaki Siyah Volkanik Taş ile Tavaf Denilen Hareketin de Güneş Kültü’ne(Dinine) Ait Olduklarına Dair Açıklama

Bu fotoda görüldüğü üzere Mekke’deki Kabe binası Haremi Şerif denilen büyük avlunun merkezinde bulunmakta ve bu avlunun 4 tarafı kemerlere süslenmiş bulunmaktadır.

Tıpkı Kabe gibi Teotihuakan sahasındaki güneşe ibadet bölgesi bu sahanın merkezinde olup kemerler yerine çok uzun ve geniş duvarlarla süslenmiştir.

İsmi hatırımda kalmayan Arapça bir eserde Kabe’nin zamanın çatısız ve penceresiz ve ancak bir kapıdan ibaret olarak inşa edilmiş olduğunu okumuş idim.

Gerek Meksika’daki Güneş mabetlerinin ve gerek Peru’daki benzerinin kutsal güneş ışıklarının bol girmesi amacıyla ile çatısız olarak yapılmış oldukları ve Kabe’nin aynı tarzda çatısız ve penceresiz olarak pek eski zamanlarda inşa edilmiş olduğu göz önüne getirilince Kabe’nin ilk olarak Güneş İnancı’na ait bulunmuş bir mabet olduğunda şüphe kalmamaktadır.

Bundan önceki sayfada, Peru’da bulunan (Tiahuanaco=Tiahuanako) Güneş mabedinin tek parça taştan yapılmış olup Güneş tanrısının kabartma resmini taşıyan kapısını ve gene Peru’da bulunan Pisac=pizak Güneş mabedini gösteren 2 kıta fotoğrafı ile Kabe binasının fotoğrafı karşılaştırılınca her üç mabet arasında yapılmış karşılaştırmalarda göze çarpan benzerlik Kabe’nin de pek eski zamanlarda Hicaz’da mevcut bulunmuş olan Güneş Kültü için inşa edilmiş olduğu hakkındaki fikir ve tahminimin yanlış olmadığını göstermektedir.

Bundan başka Kabe’nin duvarına İslamiyet’ten pek çok zaman önce konulmuş olan ve Müslümanların gözünde kutsal bir anlamı bulunan Hacerü’l Esved adındaki siyah ve volkanik taş dahi Güneş Kültü’ne ait bir iz teşkil etmekte ve bu kültte önemli bir anlam ifade etmektedir.

Bilindiği gibi Güneş Kültü’nde bütün ateşler güneşin ışık ve hareketini temsil ettikleri için saygı gösterilmekte ve özelikle yerin merkezinden gelip volkan ağızlarından fışkıran ateşler daha çok kutsal bulunmakta ve bundan dolayı volkanların yeryüzüne attığı siyah taşlar diğer cins taşlara göre piramit gibi güneş mabetlerinde kullanılmışlardır. Nitekim Teotihuakan Güneş ve Ay piramitlerinin cephelerinin hep bu türlü siyah ve volkanik taşlardan yapılmış olmaları da zamanın Yemen, Mısır, Suriye ve Mezopotamiya’da olduğu gibi Hicaz kıtasında da yapılmış olan Güneş Kültü zamanında Hacerü’l Esved’in Kabe duvarına konulmuş olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Hicaz’da zamanında Güneş Kültü’nün varlığını gösteren bir delil de Muhammed’in pek eski atalarından birinin(Abdüşşems)yani güneşin kulu adını taşımış olmasıdır. Yemen Arapları içinde de bazı meşhur kişilerin de da Abduşşems ismini taşımış olmaları da Hicaz gibi Yemen’de de Güneş Kültü’nün zamanında var olduğunu göstermektedir.

Teotihuakan piramidi yakınlarındaki büyük sahada Azteklerle diğer yerli kabilelere üye yüzlerce kız ve delikanlılar yeşil mısır dalları tutarak birbirinin ardı sıra ağır adımlarla yürümekte ve güneşe saygı ve şükranlarını göstermek üzere kendi dillerinde ilahiler söyleyerek ayinin yapıldığı alanın etrafında tavaf etmekte idiler.

Bunu da gördükten sonra Kabe etrafında hacıların yaptıkları tavaf hareketi hiçbir anlam ifade etmediği halde burada yapılan tavafın sadece güneşe saygı ve şükranda bulunmak amacıyla yapılan anlamlı bir hareket olduğunu anlayarak hacıların ne amaçla yaptıklarından haberleri olmayan tavaf hareketinin de Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğundan şüphem kalmadı.

Bu foto, bundan önceki fotoda ellerinde yeşil mısır dalları tutarak ayinin yapıldığı alanın etrafında ağır adımlarla tavaf eden yüzlerce Aztek gibi yerli kabilelerden genç kız ve delikanlılardan başka daha birçok yerlilerin adı geçen alanın etrafında tavaf etmekte olduklarını göstermekte ve bunun da hac zamanında Müslümanların Kabe etrafında yaptıkları tavaf yürüyüşünün aynı olması hayret ve dikkate değer bulunmaktadır.

Kabe Binasının Her sene Hac Zamanında Büyük Siyah Bir Kumaş ile Örtülmesi gibi Dünyanın Hiçbir Yerinde Görülmeyen Garipliğin Sebep ve Hikmeti

Mekke’de Arapların “Beytullah” yani “Allah’ın evi” adını verdikleri basit çamur ve taşla örülmüş 4 duvardan oluşan basit bir binanın baştan aşağı büyük bir kumaş ile örtülmesi, Türkiye, Mısır, Suriye, Irak ve Hindistan gibi muhteşem ve zarif mabet ve binaları olan memleketlerden hacca gelen Müslümanlara Beytullah denilen fakat gerçekte “Beytulfakir” demeye bile layık olmayan Kabe binasının basitliğini ve çıplaklığını gizlemek amacıyla zeki bir Arap tarafından düşünülmüş bir önlem olsa gerektir. Bir mabedin çatısından temeline kadar örtü ile örtülmesi gibi dünyada benzerine tesadüf edilmeyen bu garipliğin başka türlü açıklamasına imkân yoktur görüşündeyim.

Müslümanlıkta Açık Bir Anlamı Olmayıp Güneş Kültü’nde Derin Bir Anlamı Olan(secde) Hareketinin Aslındaki Derin Anlamdan Türeyerek Müslümanlığa Girmiş Olduğuna Dair Açıklama

Müslümanlar günde 5 vakit kıldıkları namazlarda yere kapanarak yaptıkları secde hareketin anlamından haberdar değillerdir. Müslümanların secdeyi saygı amacıyla Allahın ayaklarına kapanmak şeklinde yaptıklarını düşünmeye bile imkân yoktur. Çünkü Müslümanların tanıdıkları Allah el ve ayak ve vücut gibi organlara sahip değildir.

Halbuki şimdi aşağıda belirteceğim açıklama secdenin aslen Güneş Kültü’ne ait bir hareket olduğu ve bu kültteki derin anlamını yok ederek Müslüman dinine girmiş olduğu ortaya konacaktır.

Fransa’da Dijon Hukuk Fakültesi Profesörlerinden Louis Baudın’in 1928 senesinde Paris’te basılan “L’Empire Socialiste des İnka” adındaki eserinin 223’üncü sayfasında Peru yerlilerinin en eski siyasi, sosyal, dini vaziyet gibi konular hakkında bundan 4 asır önce kitap yazmış olan Garcilaso ve Las Casas gibi ünlü araştırmacıların eserlerinden alıp derlediği önemli bilgiyi arz ediyorum:

“Zamanın Peru yerlilerinin yaptıkları bayramlar hakkında araştırmacılar pek çok bilgi ve açıklama vermektedirler. Büyük ihtimal Haziran ayına doğru yapılan ve “Raymi” adıyla güneşe karşı yapılan büyük bayram 9 günden az sürmez idi. Bu bayrama katılmak üzere büyük memurlar imparatorluğun her cihetinden Cuzco=Kuzko şehrine gelirler idi.

Kendi kabilelerine özgü sarık ve alametleri başlarında taşıyan yerlilerin Puma derisi giymiş ve başları kuş tüyleriyle süslenmiş müzisyenlerin ve dansçıların etrafında dönmeleri, ya da elbisesi tamamen altın ve mücevheratla kaplı ve başında kuş tüylerle süslenmiş altın taç ve göğsünde altın plak bulunan Hükümdarın önünde imparatorluk armalarını taşıyan hademeler ve yanında çeşitli renkli elbiseler giymiş savaşçıların eşliğinde altın sandalye içinde geçtiği sırada kendisinin şevkli ve coşkun seslerle selamlamaları çok güzel bir manzaradır.

Fakat bu seremoniler içinde insanda en fazla ilgi uyandıran, Raymi yani güneşi selamlamak merasimi idi:

Hükümdar, prensler ve halktan oluşmuş büyük bir heyet ayakları çıplak olarak şafak vaktinden önce Kuzko meydanlarından birinde toplanır ve dağların üzerinde güneşin ilk ışıkları görününce bu cemaat yere çöküp bu ışıkları öperler ve bu sırada İnka elindeki altın kabı yukarıya kaldırarak babası olan Güneşe içki takdim eder idi.”

Buradaki çevirinin son bölümünden anlaşıldığı üzere İspanyollar gelmeden önce Güneş Kültü ile alakalı olan Peru yerlilerinin başlarında Hükümdarları ve prensleri olduğu halde güneş doğmadan önce Kuzko şehrindeki meydanlardan birinde toplanarak güneşin ilk ışıkları yere değer değmez yere kapanıp bu ışıkları öpmeleri Müslümanlarca anlamı bilinmeyen secdenin çok derin anlamı olduğunu göstermekte ve secdenin de anlam ve hikmetini kaybetmiş olarak Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Bu cümleden Müslümanların her gün beş vakit kıldıkları sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının hep güneşe göre ayarlanmış olması da Müslüman dinine Güneş Kültü’nden birçok detayın girmiş olduğu hakkındaki kanaatimi onaylamaktadır.

Yüksek bir Yerden Seslenerek İbadete Çağırmak Yani Ezan Okumak Dahi İspanyollar Gelmeden Buralarda Var İmiş

Meksika ve Guatemala yerli kavimlerinin dil ve tarihleri hakkında bundan 80 sene önce önemli incelemelerde bulunmuş olan Brasseur de Bourbourg adındaki Fransız bilim adamının Quatre lettres sur le Mexuque adlı eserinin birçok sayfasında, Azteklerin Güneş’e ibadete gelmeleri için (Tsatsi Tepetl) yani (sesli tepeler) ve başka şekilde seslenilen, nida edilen manasına gelen tepe gibi yüksek yerlerden seslenildiği izah edilmekte olması üzerine Müslümanların da aynı şekilde müezzinler tarafından ibadete çağırılmaları arasında tam bir benzerlik olmasına dair ezan usulünün de Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğuna şüphem kalmadı. Remi Simeon adındaki Fransızın 1885 senesinde Paris’te yayınladığı Dictionnare de la langue Nahuatl adındaki sözlüğün 660.sayfasında “Tzatzi Tepetl” sözünün “Tzatzitepetl, Tollan şehri civarında bir dağın ismidir. Bu tepede hazır bulunan genel bir müezzin Quetzalkoatl tapınağına karşı yapılacak ibadete şehir ve kasaba halkını davet eder idi.” diye izah edilmekte olması da ezan okunarak ibadete çağırılma usulünün Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Müslümanların namazdan önce abdest almaları İslamiyet’e ait bir usul olmayıp binlerce seneden beri Peru kıtasında Güneş Kültü ile ilişkili bulunan Peru yerlileri arasında mevcut bulunduğunu gösteren bilgi

Meksiko’da her gün çıkan Excelsior adındaki İspanyolca gazetenin 11 Ağustos 1937 tarihli sayısında Peru kıtasının tarihi hakkında verilen çok uzun bilgi arasında: Peru’da var olup İnkalardan önceki zamanlardan başlayarak bugünkü Peru yerlilerinin de büyük bir kutsallık yüklemekte devam ettikleri (Titikaka) adındaki kutsal gölü hac amacıyla ziyarete gelen yerlilerin dini ziyaretlerine başlamadan evvel bu mübarek gölün suları ile dini bir tarzda abdest alma mecburiyetinde oldukları açıklanmaktadır ki abdest almak usulünün de Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğunda şüphe bırakmamaktadır.

Meksika Yerlilerinin Zamanında Oruç Tuttukları Hakkında Açıklama

Eski Meksikalıların din hakkında burada incelediğim birçok eserde bundan 4 asır önce İspanyollar tarafından zorla Hıristiyan edilmiş olan yerli kavimlerin ve özellikle Azteklerin günahlarını af ettirmek, ihtiyaçlarını gerçekleştirilmesi veya sadece Güneş’e kulluk ve saygı amacıyla hiçbir şey yememek ve içmemek üzere 3 gün art arda süre ile oruç tuttuklarını öğrendikten sonra Müslümanların daha kolay şartlarla 30 gün süresinde tuttukları oruçların da diğer birçok konu gibi Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olmasına kuvvetle ihtimal vermekteyim.

Meksika Yerli Kabilelerinden Bazılarının Ölülerini Yıkamakta Olduklarına Dair Bilgi

Meksika’da her gün çıkan Excelsior gazetesinin 31 Ekim 1937 tarihli sayısında Meksika’daki yerli halkın ölülerini nasıl gömdükleri hakkında yayınlanan ilmi bir makalede Yukatan’ın İspanyol baskı ve etkisinden uzak kalabilmiş olan uzak havalisindeki mayaların eski zamanlarındaki ataları gibi bugün dahi ölülerini yıkamakta oldukları hakkındaki bilgi öğrenildikten sonra ölüleri yıkamak âdetinin de Yahudiliğe ve Müslümanlığa dünyanın en eski ve ilk dini olan yüksek Güneş Kültü’nden girmiş olduğunda şüphem kalmadı.

Azteklerin Güneşe Tazimen Vücutlarından Bir Miktar Kan Akıtmaları ile Rifai Dervişlerinin Yanaklarına, Dillerine, Kollarına Şiş Sokmaları Arasında Sıkı Bir İlişki Bulunduğuna Dair Açıklama

Meksiko’daki Arkeoloji Müzesi’nde Aztekler devrine ait tekparça taştan imal edilmiş bir haut-relief’in buradaki fotoğrafında güneşe hürmeten bir Aztek’in diline sivri bir ağaç dalını sokarak kanını akıttığı görülmektedir.

Bundan başka, Aztekler, genellikle (maguey=magey) adındaki bitkinin keskin dikenlerini dudaklarına veya kulak memelerine sokarak Güneş’e hürmeten kanlarını akıtırlarmış. Bir vakitler memleketimizde de rifai dervişlerinin, dil, yanak, kol ve bacaklarına sivri demiş şişler sokarak kanlarını akıtmak ve Güneş Kültü’nde kutsal olan ateş parçalarını ağızlarına sokmak suretiyle Güneş Kültü’nde birer anlamı olan hareketleri yaptıkları göz önüne getirilince bu garip durumun da rifai tarikatına Güneş Kültü’nden girmiş olduğuna karar verilebilir.

Meksika’daki Yerli Kabilelerden Bazıları Arasında Sünnet Olmak Âdeti

Meksika ve Guatemala yerlilerinin dil ve tarihleri hakkında bundan 80 sene önce uzun incelemelerde bulunmuş olan Fransız bilim adamlarından Brasseur de Bourbourg’un L’Histoire de Mexuque adındaki 4 ciltlik eserinin birçok yerinde Meksika’nın İspanyollar tarafından işgalinden önce bu memleket yerlileri arasında sünnet olmak âdetinin mevcut bulunmuş olduğunu hayretle ortaya koymak ve açıklama yapılması konusunda Müslümanlarla Musevilere ait olduğu sanılan bu âdetin pek eski zamanlarda insanlığın ilk dini olan Güneş Kültü’nden adı geçen dinlere geçmiş olduğunu büyük bir kesinlikle belirtirim.

Meksiko şehrindeki arkeoloji müzesinde Nahua ve diğer ismiyle Aztekler devrine ait 2 haut-relief’in yukarıdaki fotoları İspanyollar gelmeden önce Azteklerin kollarını çaprazvari tutarak ayin esnasında güneşi saygıyla selamladıklarını göstermektedir. Bir zamanlar memleketimizde mevcut bulunmuş olan Bektaşilerin de gülbanklarını okudukları esnada tarikatlarına özgü olan selamı tıpkı Aztekler tarzında yapmış oldukları göz önüne getirilince Güneş Kültü’ne ait selam hareketinin Bektaşiler arasında da bulunmasına hayret etmemek mümkün değildir.

Meksiko’daki Arkeoloji Müzesi’nde Aztekler zamanına ait olarak mevcud bulunan 2 kıta haut-relief’in yukarıdaki fotolarında görüldüğü üzere zamanında Azteklerin taşıdıkları dilimli ve etrafı sarıkla sarılmış kavukların bir zamanlar yeniçerilerin taşımış oldukları dilimli ve sarıkla sarılmış kavuklara fazlasıyla benzemesi cidden hayrete değerdir.

Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere Meksika’da haç şeklinde yapılmış pek eski mezarların bulunmasının şaşırtıcı olacağında şüphe yoktur. Buralarda bu işaretin bulunmasının sebep ve hikmetine gelince:

İlk insanlığın dini ve tek tanrılık prensibine dayalı bütün dinlerin anası bundan 11500 yıl önce Pasifik denizine batmış olan Mu kıtasındaki güneş dini olduğu Kuzey Amerika bilim adamlarından Colonel James Churchward’ın birçok eserinden açıklanmakta ve haç işaretinin Hıristiyanlıktan binlerce yıl önce Mu kıtasında var olan yüksek Güneş Kültü’nde derin bir anlam ifade eden bir sembol olarak kullanıldığı ve haçı teşkil eden 4 kolun,Allah’ın kainatı kontrol etmekte olduğu ilk eşsiz 4 kuvveti sembolize ettiği ve bu şekilde Hıristiyan dini ile hiçbir alakası olmayan haçın Güneş Kültü’ndekinden büsbütün başka bir anlamda olarak İsa’nın çarmıha gerilmesini sembolize eden bir sembol olarak İseviliğe girmiş olduğu açıklamaktadır.

Maya medeniyetinin 3000 yıl önce bıraktığı çok önemli arkeolojik eserleri içeren Palenque=Palenke harabelerinden çıkarılıp Meksiko’daki arkeoloji müzesine taşınmış olan ve her iki tarafında henüz deşifre edilmemiş Maya hieogrifleri bulunan buradaki tarihi eserin ortasında görülen haç işareti bundan önceki sayfada var olan haç işaretindeki mezar gibi Hıristiyanlıkla hiçbir alakası olmayan ve sadece Güneş Kültü’ne ait bir semboldür. Bu şekilde Müslümanlığa Güneş Kültü’nden giren birçok konu gibi haçın da bambaşka bir anlamıyla Hristiyanlık dinine güneş kültünden girmiş olduğundan şüphe olmadığını belirtirim.

Kuzey Amerika’daki Sioux Yerli Kabilesinin Yaptığı Yağmur Duası

Filadelfiya’da çıkan The Saturday Evening Post adındaki resimli ve haftalık derginin 4 eylül 1937 tarihli sayısında, Kuzey Amerika’daki Dakota eyaletinde yaşayan ve atalarından gördükleri şekilde Güneş Kütlü ile alakalı bulunan Sioux adındaki yerli kabilenin ataları gibi yağmur duasını yapmak için geçen haziranın birinci ve ikinci günü Cannon Ball denilen yerde toplanarak bol gıda ve yağmura ulaşmak için dualar edip oruç tuttukları ve kabilenin geçmişteki başarıları için Güneşe şükranlarını sunarak kabilenin gelecekteki nimet ve mutluluklara ulaşması amacıyla ve akıl ve sağlık, bolluk, şefkat gibi konuların kabile kişileri arasında çoğalması için güneşe karşı duada bulundukları hakkındaki açıklamaya ulaştıktan sonra, yağmur duasının da diğer birçok konu gibi Müslümanlığa Güneş Kültü’nden girmiş olduğundan şüphem kalmadı.

Bayrağımızın Kırmızı Renkli Olmasının sembolize Ettiği anlam

Yukarıda adı geçen derginin 76.sayfasında: yağmur duasına katılmak üzere Montana ve Dakota eyaletlerinden gelmiş olan binden fazla kırmızı derililerin ellerinde taşıdıkları çeşitli renkli bayraklardan:

Düz kırmızı renkli bayrağın=Güneş Kültü’nde honneur(şeref anlamına gelen Fransızca sözcük)’ü
Düz siyah renkli bayrağın=Güneş Kültü’nde savaş ve kavgayı,
Düz sarı renkli bayrağın=Kutsallığı, bereketi,
Düz yeşil renkli bayrağın= dünyayı
Düz mavi renkli bayrağın=kâinatı
Düz beyaz renkli bayrağın=acı ve ıstırabı, sembolize ettikleri hakkında açıklamayı gördükten sonra Sioux’lar gibi zamanında Güneş Kültü’ne bağlı olan atalarımızın Türk bayrağı için kabul ettikleri kırmızı rengin: şeref, haysiyet, honneur (şeref anlamına gelen Fransızca bir sözcük) anlamını ifade ettiğini anlayarak, öteden beri bilmediğim bu sırrı da öğrenmeyi başararak fazlasıyla memnun oldum.

Kuzey Amerika,Peru ve özellikle Meksika yerlilerinin binlerce yıl önceki atarlından miras aldıkları Güneş Kültü’ne uyarak güneşe saygı ayinlerini ne şekilde yapmakta oldukları ve Güneş Kültü’nde mevcut bulunan birçok konunun kısmen, tamamen ve kısmen az çok değişmiş bir halde Müslüman dinine girmiş olduğu hakkındaki bilgi ve açıklamayı içeren bu 14üncü raporumla Meksiko’da 3 seneye yakın bir zamandan beri devam eden araştırmalarımın sona olduğun ermişu arz eyler ve bundan böyle burada fazla kalmaktan hiçbir yarar olmayacağı Meksika’da dil ve tarihimiz hakkında elde ettiğim önemli ve gerçek neticeyi Güney Amerika’da bulacağıma emin olduğum dilsel ve istorik bilgilerle tamamlamak amacıyla hala boşta bulunan Rio de Janeiro elçiliğine tayin isteğimi yerine getirmesi dileğimi; derin hürmetlerimle mübarek ellerini öperek Velinimetim yüksek Önderimiz Ulu Atamız’a sunarım.

Meksiko-12, Birinci Kanun 1937, Tahsin Mayatepek

Turan Dursun, Din Bu 2, Sayfa 157-218

Kaynak : http://www.turandursun.com/index.php/turan-dursun/turan-dursun-makaleleri/1185-islamin-ibadet-kaynagi-gunes-kultu-1-9

Single Post Navigation

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: